Zihnin Arka Sokakları | 60'lar, 70'ler ve 80'ler

"Ve en sonunda göreceğin aşk, verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)🎵🐝💕🌻🌍🐾🍉

1 Aralık 2017 Cuma

Şehrin En Sevdiğim Festivali

  
Havalar fazla soğumadan bir festivali daha aradan çıkardık. En Kuzeylisinden hem de.

Son yılların en düzenli Ankara müzik festivallerinden biri olan Ankara Nordik Müzik Festivali, bu sene de Ankara'yı şenlendirmeyi başardı (ben seviyorum).

Bu sene İskandinav müziğinin kalbi, daha önce konser çerçevesinde hiç gitmediğim, Ankara Palas'ta attı.
 
29 Kasım: Blaue Blumen

Müzik festivali birinci gece, Danimarka çıkışlı, görece yeni bir art-rock grubu olan Blaue Blumen (mavi çiçek)'i konuk etti. Deneysel tarzda şarkıları olmasına rağmen eski tınılara da sahipler. Seksenlere göz kırptıkları hissediliyor. Fakat dediğim gibi deneyselliklerinden ödün vermiyorlar. Vokalistleri Jonas Smith'in sesi bana nedense Anohni'yi andırdı. Kırılgan ve oldukça karakteristik.


Sadece bir uzun metraj albümleri olduğundan olabilir salon hayli tenhaydı. Ne yalan söyleyeyim ben de şarkılara uyamadım. Zaten bir saate yakın bir süre sahnede kaldılar. Potansiyelleri var. Fakat biraz kendilerini geliştirmeliler. Sanki bütün yük vokalistin üstünde gibiydi ki hakkını vermek lazım kendisinin çok yetenekli. Meşhur şarkıları Sky'da biraz kıpırdanma oldu gibi içimizde. Lakin benim için gecenin zirvesi konserin en sonunda bis niyetine çaldıkları On New Years Eve'di. Sesinin hakkını verdi Jonas (mikrofonu bırakıp çıplak sesle salonda söylemek güzel bir şovdur).



---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
29 Kasım: Flunk

Uzun zamandır Ankara'da bu kadar beklediğim bir başka konser daha olmadı. Haberi duyduğum an internete yüklendim gerçekten. "Aman biletler bitmesin Allah'ım" nidalarıyla tuşlara basıyordum sabırsızca. Düşünün halimi. Kim onlar ? Flunk. Norveçli bir trip-hop grubu. Neredeyse 20 yıl oldu kurulalı. Türkiye'ye birkaç defa gelmişler. Ankara'da ilkti geçen gece. Trip-hop dedim ama kendileri indie rock ve hatta elektronik türlerine de bulaştı. Gitarda afili abimiz Jo Bakke, sevimli ötesi hareketleri ve takılarıyla vokal Anja Oyen Vister ile elektronik setteki güleryüzlü abimiz Ulf Nygaard (kendisinin üzerindeki Star Wars baskılı t-shirte ve laptopındaki çıkartmaya bayıldım arkadaşlar).

Grubu tanımlamak gerekirse eğer, Björk ve Portishead'in eşsiz buluşması olabilir. Vister'in tipik İskandinav vokaliyle Nygaard geri vokalleri birleşince ortaya büyülü bir şey çıkıyor gerçekten. İçinde bulunduğumuz yılın en iyi albümlerinden olan Chemistry & Math'in tanıtım turnesine denk gelmem dehşet vericiydi. Çünkü depresif ötesi albümü dinledikten sonra "bunu canlı dinlemeli arkadaş" diye kendimi gaza getiriyordum. Sonunda oldu. Çok da mutlu oldum.


Hiç acımadılar ve konsere Personal Stereo ile başladılar. "This one goes out to the one I love" dizeleri döndü döndü durdu. Renkli kıyafetleriyle zerafet timsali Vister, daha fazla beni üzmeden başka şarkıya geçti ve yenilerden bir şeyler okuyacağını söyledi. TMTTUOT geldi. İlginç bir tesadüf oldu. Gecede yeni albümden seçtikleri şarkıların hepsi de benim dinlerken beş yıldız verdiklerimdi. TMTTUOT gibi. Assassins (With Water Guns) de çalabilirlerdi asılında (buldu da bunuyorum).

If We Kiss geliverdi sessizce. "Son saatte öpüşürsek eğer, kalır mısın, eğer öpüşürsek? Bir köşede oturuyorum ben. Seyrediyorum insanları. Kalabalıkta yürüyorum. O bir kişiyi arıyorum." dizelerini kafamıza vurdular saolsunlar. Ankara soğuğuna yaraşır oldu.

Hazır seyirciyi üzmüşken üstüne yeni melankolik şarkımız Petrified çalındı. Massive Attack ayarında bir şarkı diyebilirim. Tertemiz bir trip-hop çalışması. Bütün şehri üzerinize yıkacak derecede sarsıcı. "Şeytanlarımı kendime saklıyorum ben, evimde hesaplıyorum, sürekli olarak yanlış buluyorum. Harekete geçmeli. Hadi. Sana aşık olmamayı oldukça zor buluyorum."

Albümdeki halini de sevmeme rağmen Your Beautiful Lies'ı canlı dinlemek daha güzeldi. Cobain hırkası gibi Anja'nın camdan sesi.


Eski şarkılardan Play çalınmadan önce Anja gülerek şöyle dedi, "eğer bu şarkıya eşlik etmek istiyorsanız asla çekinmeyin veya istemiyorsanız etmeyin size bağlı". Maalesef kimse şarkıya katılmadı ve biraz üzüldüm ben. Neyse alıştım böylesi ufak konser düşkırıklıklarına.

Bir diğer Flunk klasiği Six Seven Times da gecede söylenenler arasındaydı (Anja'nın anonsuyla, "sıradaki şarkı benim en sevdiğim şarkılarımdan"). Sevmemek elde mi zaten ! 

I Love Music şarkısından bir parça kısmen interlude olarak kullanıldı ve yeni şarkılardan favorim Hello duyuldu. Hem de nasıl güzel bir aranjmanla ! Trip-hop dokusu soyulmuş yerini oldukça sert bir sound almıştı. Nasıl yakışmış... Kafamızda patlayan davullar, bangır bangır bağıran elektro gitar ve zıp zıp zıplayan Anja'yla gecenin en güzel şarkılarından biriydi.

Setlistinin üzerine not düştüğü Türkçe kelimeleri bizlere ileten Anja her zamanki gibi sempatikti. Bol bol "taşakkür" etti. Çoğu kelimeyi net anlayamasam da sonunda gelen o düzgün telaffuzlu "barış" sözcüğü herkesin gönlüne su serpmiştir. Barışa düşkün insanlarız arkadaşlar. Kim bize barışla geliyorsa biz de ona karşılığında kucak dolusu barış göndeririz. Barış üstünüze olsun Norveçliler.

Devamında Blind My Mind, yenilerden Outsiders (şarkıda Anja aldı başını gitti vokalde) derken konserin son şarkısı Queen of the Underground'tu. Melankolik şarkıların üstüne gürültülü ve hareketli bir kapanış iyi gitti. Bu şehrin hudutlarında canlı dinlediğim en güzel şarkıydı diyebilirim. Müthiş şarkı. Yeteri kadar kıymetini bilememişim. Haksızıklık etmişim.



Tabii ki konser bitmedi, bissiz nereye gidiyorlardı zaten, yakaladığımız onca enerjiden sonra. On My Balcony dedik. Ertesinde Diet of Water and Love. Sadece gitar (harikasın Jo!) ve Anja'yla. Grup sonra coverlar için geri döndü. Bir New Order klasiği, geçen sene benzer tarihlerde Nouvelle Vague'tan da dinlediğimiz, Blue Monday'i söyledik keyifle. "How does it feel...?" girişi yetiyor bu şarkının. Peşinden bir soru geldi Anja'dan, See You diyelim mi diye. Herkes dünden razıydı ona. Depeche Mode'a ait klasik bir şarkı. Fakat kimse kusura bakmasın ama Anja daha güzel söylüyor bunu. Bu kadar güzel bir listeden sonra acaba gecenin son şarkısı ne olacaktı ? Tabii ki usul usul girişinden sonra yükselerek şaşırtan bir Anja/Ulf düeti olan Sit Down. Son bölümde Anja'nın seyirciye defalarca "listen to the silence (sessizliği dinle)" kısmını söyletmesiyle midemde Norveç kelebekleri uçuşmasını sağladı. Konser tarihimin en güzel anlarından biriydi (gerçekten öyle).


Bir sonraki Flunk konserinde görüşmek üzere. Umarım yolları bir kez daha Ankara'ya düşer.

Setlist: Personal Stereo, TMTTUOT, If We Kiss, Petrified, Common Sense, Your Beautiful Lies, Lost Causes, Play, Six Seven Times, Hello (Planet Awesome), Blind My Mind, Outsiders, Queen of the Underground, ENCORE: On My Balcony, Diet of Water and Love, Blue Monday, See You, Sit Down
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

30 Kasım: Jens Lekman (solo)


 

Festival kapsamında bilmeden gittiğim ikinci isim Jens Lekman. İsveçli bir uzun adam. 36 yaşındaki şarkıcı indie pop yapsa da baroque pop'tan disko'ya kadar kallavi bir diskografi yelpazesi var.

Konserin oturmalı olacağını biliyordum ve arkada bir grup olmadan solo akustik çıkacağını da. Fakat baya beklenmedik oldu. Işıklar söndü ve bir derin sessizlik çöktü. Sahnenin arkasında renkli ışıkların dönmesiyle şarkıcı gelecek zannetmemize rağmen sahne hala boştu. Bilemedik tabii Jens'in sürprizini. Oturduğumuz salonun arkasından girdi elinde gitarıyla. Koca salonu doldurarak çıplak sesiyle A Sweet Summer's Night on Hammer Hill'i okuyordu seyircilerin arasında gezerken. Şarkının bitiminde gitarıyla sahneden yukarı atladı, yerini aldı.

Merhabalaştıktan sonra yeni şarkılardan What's That Perfume That You Wear? söylendi. Normalde gayet hareketli bir parça olmasına rağmen ve Youtube'ta dinlediğimde pek beğenmememe rağmen konserdeki akustik düzenlemesinden daha çok hoşlandım. Sonraki şarkıya ise hikayesi anlatılarak başlandı. On sene önce onun arkadaşı sevgilisi tarafından aldatılmış ve kendisinden konuya dair şarkı yazmasını istemiş (fakat neşeli olması kaydıyla). Beraber yürürken dönme dolap bulmuşlar. İkisi de sormuş öbürüne çalıştırmayı bilir misin diye. Tabii bilmiyorlarmışş. Hotwire the Ferris Wheel'ın hikayesi budur kısaca.


Sonra kendisinin yarı zamanlı amatör psikolog, yarı zamanlı düğün şarkıcısı olduğunu söyledi. Wedding in Finistère için girizgah yapıyormuş meğerse çaktırmadan. Normalde sonlara doğru okunduğu için beklemediğim A Postcard to Nina gelince şaşırdım ve sevindim. Jens bizlerle yine konuşur gibi söyledi. Gerçekten samimi bir hava yakalıyor sahnede.

Bizlere kendi şehrine gelirsek nerede saç kestirebileceğimize dair bir de öneri getirdi Shirin'le.

To Know Your Mission da hikayesini öğrendiğimiz şarkılardandı. Geçen yıl Stockholm'deki Amerikan Eliçiliğine çalışma vizesi için uğradığında (ki buraların gelen insanları fevkalade kendinden soğuttuğunu belirtiyor--en basitinden elçilikteki kola makinesi Amerikan dolarıyla sadece çalışıyormuş) görevli şöyle demiş; "belgeleriniz tamam fakat bir şey öğrenmek istiyorum, nasıl şarkıcı oldunuz acaba". Cevabı ise bu şarkıda.

Şimdiye kadar tamamen akustik gitmemize rağmen bundan sonra şarkılara tape'ten altyapılar eklendi ufaktan. The Opposite of Hallelujah'daki yaylılar gibi (şarkı bitiminde ise herkesi parmağıyla sessiz olun hareketi sayesinde susturdu ve havada ninni çalar gibi yaptı).

Peş peşe gelen hareketli I Know What Love Isn't, How We Met ile Sipping on the Sweet Nectar şarkılarıyla ortalık pek şenlendi.


Tek şarkıcı sahnede olunca, hele de olay akustik bir konserse, uyurum endişesi taşıyordum biraz. Fakat Jens adeta tek gişilik dev kadroymuş. Hem üzerken hem eğlendirebiliyor. Aralardaki ufak şakalaşmalar ve hikaye anlatımlar cabası. Mesela konserin başında Ankara'yı bu sabah gezdiğini ve turist olarak sevdiğini söyledi. Bize şehre dair fikrimiz sorulunca homurdanmalar yükseldi ve başka bir anekdot anlattı. Floransa'daki konserinde benzer bir laf etmiş. Çıkışta iki İtalyan adam ona gelip "sen sevemezsin, bu şehirden nefret ediyoruz" demişler. Kendisine göre insanlar doğdukları şehirle "sevgi-nefret" ilişkisi yaşarmış.

Yine olmadık bir yerden sahneyi terk edip pat diye geriye dönmesiyle konserin bis'ine geçildi. Maple Leaves ile hareketlendik, sonra iki sakin şarkıyla hafif durulduk, kapanışı ise bizden eşlik etmemizi istediği Pocketful of Money'le yaptık. Çıkışta t-shirt ve albüm satacağını, çıkardığı hoş kokulu parfümü bizlere tanıtacağını, dileyenle beraber fotoğraf çekilebileceğini ve isteyenlerle laflayabileceğini de söyledi. Böyle de samimi biri.


Setlist:  A Sweet Summer's Night on Hammer Hill, What's That Perfume That You Wear?, Hotwire the Ferris Wheel, Wedding in Finistère, A Postcard to Nina, Shirin, To Know Your Mission, The Opposite of Hallelujah, I Know What Love Isn't, How We Met, Sipping on the Sweet Nectar, ENCORE: Maple Leaves, I Want a Pair of Cowboy Boots, Black Cab, Pocketful of Money

* * *

Bir festival daha sonlandı (geçen yıl Nouvelle Vague, Aaron gibi çok güzel isimlerle siftah yapan XXF bu sene biraz çekingen). Gelecek Kasım'ı beklemek düşer bize artık. İnanırsak bir gün Ankara'da Björk'ü dahi izleyebiliriz bence. Yeter ki şu salonlar dolsun dostlar. Kuzey ışıklarınız eksik olmasın. Önümüz Ankara kışı, çoraplarınızı giyin, çayınızı demleyin.


4 yorum:

  1. Ay sorumun cevabı buradaymış meğer :)

    YanıtlaSil
  2. bir ara instagramdaki kisacikmusic hesabının senin olduğundan şüpheleniyordum. hala da emin değilim! o.O

    bir de önerim geldi! yukarıda ayrı bir sayfa sekmesi açıp müzik sözlüğü mü yapsan? senin sayfandan ayrılmadan da cahilliğimizi giderebiliriz böylelikle...
    (resmen sadece kendim için istekte bulundum ahhahah... hoop millet, destek çıkın! :P )

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yemin ederim başka şubemiz yoktur :D Sadece blogum var kullandığım.

      Nasıl yapabileceğimi anlarsam eğer deneyebilirim tabii.

      Sil