Zihnin Arka Sokakları

"Ve en sonunda göreceğin aşk, verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End) 🎵🐝💕🌻🌍🐾

22 Şubat 2020 Cumartesi

Hayvanlar, Kapanan Kitabevi ve Tiyatrolar

Öncelikle şunu söyleyeyim, gerçekten komşuluk denen şey bitmiş. Yok vallahi bitmiş. Çocukken hatırladığım mahalle manzaralarının yerlerinde yeller esmekte. Bunlar ne biçim insanlar inanın bilmiyorum. Sanki uzaydan ithal edilmişler. Savaş baltalarını gömdüğümüz yerden çıkardık; gene "hayvan beslersin, besleyemezsin" savaşı patlak verdi. İnanın bu insan müsvetteleriyle uğraşmak bile istemiyorum. Ağızlarının ortasına tekme atmak dışında başka bir isteğim yok. Testosteron yokluyor ara ara. Ama işte olmuyor. Zaten son bir iki yıldır şöyle birine döndüm, ya hemen kavgaya tutuşuyorum ya da "hadi yallah" deyip uzuyorum oradan. Ne sokakta ne evde bu millete meram anlatmıyorum. Çünkü kimse dinlemiyor dostlar. Android bunlar. Kendini yorduğunla kalırsın. Allah helak etsin hepsini. Tek diyeceğim bu. Hayvan sevmeyen insanlar kapıma gelse çöpümü vermem.

Homer Kitabevi kapanıyormuş. Bugün şans eseri uğradığımda öğrendim. Baya şaşırdım ve tabii üzüldüm. Güzel anılarım var. Ve dahi Ankara hudutlarında yabancı lisanda kitap satan ender yerlerden biriydi. Allah Arkadaş'a zeval vermesin, o kaldı geriye. Her şey değişiyor ve bu beni germeye başladı. İnsanlar değişiyor, şehrin sureti değişiyor. Ben bunun neresindeyim?

Hem ben yeni nesil şarkılara da alışamıyorum. Bağlanmakta zorlanıyorum. Ama adamların ta yarım asır önce yaptığı şarkılara doyamıyorum. Mesela şuan bende The Byrds çalıyor. Şahane. Bebek gibi. Yeni şarkılar (isterse eski nesil birisi kaydetsin) genelde sabun köpüğü gibi. Uçup gidiveriyor. Hani şöyle on kere yirmi kere dinletecek şeyler bulamıyorum. The Byrds öyle mi ama! Dinlerken insana sevdikleriyle beraber çimenlerin üstünde piknik yapıyormuş gibi hissettiriyor. Böyle hafif bir yaz serinliği. Öğleden sonra.

Sinemadan tamamen koptum. Bundan hiç memnun değilim. Fakat nedenleri çok. İnternette bu konu hakkında çok yazıldı, çizildi. Kendi "sinemaya gitmeme nedenlerim" şunlar: eskisi gibi zengin seçkiler yok (bir tane gişe canavarı, iki üç tane romantik Türk filmi, bir tane inli cinli korku filmi, iki tane yurtdışında kimsenin yüzüne dönüp bakmadığı korku filmi, bir tane modern gerilim filmi, aksiyon maksiyon ve para kıran "ama artık kıramayan" Türk filmler), altyapılar berbat (hala perde çekmekten aciz çalışanlar var film başladığında), fiyatlar almış başını yürümüş ve hepsinden önemlisi sinema ruhu diye bir şey kalmadı. Yemek katlarına hapsolmuş salonlarda film izleme hissini alamıyorum. Tiyatro daha iyi geliyor bana.

Geçenlerde Ağaçlar Ayakta Ölür oyununu izledim. Zaten aylar öncesinden almıştım biletimi. Nevra Serezli Hanım var diye ne konusuna baktım ne fiyatına. Bence müthiş bir oyuncu. Velhasıl oyunda da bunu kanıtladı. Ben çok sevdim diyebilirim. Dekoru falan da başarılı. Diğer oyuncular da besliyor sahneleri. Daha ne. Sonunda "inşallah ağlamayız" diye dudaklarımızı kemirerek seyretsek de fazla mendil açmadan atlattık. Nevra Serezli'nin başrolünde olduğu bu oyunu kaçırmayın derim. Sezonun en iyilerinden.

Tiyatro demişken. Tatbikat Sahnesi'ndeki Cehennem oyununa da gittim. Prömiyerdi hatta. Yani... Nina uyarlamasından biraz daha iyiydi. Sahneyi kullanım şekli hoş. Oyunculuklar tatmin edici (zaten büyük Ünsal Coşar var, sevilmez mi). Önerir miyim? Yani... Tatbikat'ın mevcut oyunları içinde farklı bir pencere. Olabilir. Ha, yine de fırsatınız varken, kalkmadan Yeni'den Dokunan Hayatlar piyesini izleyin derim. Fazla ses getirmedi belki ama şuranıza işliyor. Baya ağlayanlar da oldu. Özellikle Ferahnur Batur'un kısımlarında çok etkilendim. Sizin hayatlarınızın bir dokusuna değerse eğer, sizi de ağlatabilir. Ağlayın mümkünse. Bir süredir ben ağlayamıyorum. İçimde biriktiler. Nereden çıkacak Allah bilir. Keşke hepsi bir Merkür retrosu olsaydı bu hayatta.

Gerçekten bunalıma girdim. Her şey çok hızlı değişiyor. Yetiş ya Cahit Sıtkı Tarancı! Ben hep o çocuk olmak istiyordum. Kim dedi büyü diye?

4 yorum:

  1. aynen öyle, niye büyüdük niye gerçek yüzünü görüyoruz hayatın,
    niye bunca densiz insanla muhatab oluyorum, niye hakemediğim
    insanlara maruz kalıyorum :(

    YanıtlaSil
  2. Ohhh allahım bu "hayvan beslersin-besleyemezsin" beni hayatta en çok geren karşılaşmalardan biri. Bizim sokakta mama kabı savaşı şeklinde sürüyor, kapları nereye koysam ertesi gün başka bir yerde buluyorum. Kimle savaştığımı da bilmiyorum, hiç karşılaşmadık, bu da ayrı bir tür gerilim filmi. Akşam bırakıp ertesi sabah topluyorum kapları, neyi yanlış yapıyorum bilmiyorum. Neden apartmanlarda alt alta üst üste yaşıyoruz allahım biz, böyle hayat mı olur?

    Ay Homer'e çok üzüldüm :/ Ne zamandır uğramadım aslında, yabancı kitap fiyatlarından korkuyorum artık. Ama doğru dürüst arkeoloji kitabı satan tek yerdi. Şehir, nargile içip "Aynen aynen, sıkıntı yok" diyen skinny kumaş pantolonlu, çorapsız ayakkabılı bir genç erkeğe dönüştü. Ay bunu yazdım ama bizim mahalle de fosforlu 80'ler montlu, yeşil saçlı, bez çantasından yoga matı fırlayan vegan bireylerle dolu. Ne oluyor anlamıyorum ben.

    Başka Sinema? En azından Kızılay Büyülü Fener'de gösteriyorlar filmleri, avm değil.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynısını yaşıyoruz burada da. Kaplar ya atılıyor ya uzağa götürülüyor. Yakalasam zaten kesin kavga patlak verecek (sonunda o karikatür deli hayvansever insan tiplemesine dönüştük). Ben de sorduğun soruyu soruyorum kendime, yalan yok.

      Aynı şekilde ben de uzun zamandır uğramıyordum. Kapanacağını söylediklerinde vicdan azabından mıdır nedir beş tane kitap aldım hemen. Gitti 400 lira! Helal olsun diyorum. Ama içten içe de "nereye kadar böyle gidecek" diye geçiriyorum. Zira bir kitaba 80 lira vermek zaten yüreğime oturuyor, bir de bu kur durumu daha da kötü bir yere giderse ne yapacağız? Kendi adıma bu son sınır. Ayda bir tane yabancı kitap alabiliyorum (o da çevirisi bulunmayan kitaplardan seçiliyor-varsa Türkçesi asla almıyorum). Öyle ayrı bir bütçe oluşturdum. Fakat ileride 100 lira olursa gerçekten alamam. O paraya konsere gidersin. Baya para dayanmıyor son aylarda. Geçen indirimden çorap aldım diye kendimi şanslı hissettim. Düşün. Neyse ki çoraplar flamingolu :D

      "Sıkıntı yok". Bu lafı duyunca çıldırıyorum. Şu "tık" lafı kadar ifrit ediyor beni. Dün o skinnygilleri çekiştirdik. Erkek modası nereye gidiyor bilmiyorum. Hemcinselerime korku dolu gözlerle bakıyorum sadece. Kıllı ayak bilekleri, streçe sarılmış kuzu budunu andıran sıkışık ve tombul bacaklarının yarattığı manzara ve diğer her detay beni geriyor. Allah kadınlara sabır versin :D Ankara'mı sevsem de dediğin gibi çok hızlı ve sert bir değişim geçiriyor. Tüm renkleri tek tek soluyor.

      Bugüne kadar hep BF'i savunuyordum ama son zamanlarda onların da kredisi düştü. Salonların bakımsızlığı bir yana, şu lanet kapıları kapatan yok. Seyircimiz zaten vurdumduymaz. Son girenin kapatması gerekir ama nerdee. Bari görevli gelip kapatsın, o da yok. Şaldır şaldır izliyoruz gün ışığında. Yan salonun gürültüsü de cabası (+bazı salonların ses sistemi cızırdıyor). Başka Sinema'yı eskiden sık takip ederdim ama nedense bıraktım. İstediğim filmler artık gelmiyor. Ve gösterim süreleri çok kısa sanki? Şimdi aylardan sonra baktım. La Belle Epoque'u getirmişler. İzlenebilir.

      Sil