60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

Geçmişin ve geleceğin bugünü öldürmesin izin verme. Zıvanadan çıkmış dünyada yola çıkmalı !

21 Ağustos 2016 Pazar

Çiçekleri, Kazakları, Aşkları ve Gözyaşları


İnceliklerin grubu diye bahsedilir The Smiths'ten. Sözleri her daim hüzün ve trajedi doludur. Ama bir o kadar da naiftir. Ne kadar karamsar olsa da, neşeli melodileriyle insanı uçurumlardan kurtarır. Seksenli yılların fenomenidir The Smiths; konserlerine ellerinde çiçekleri, yanlarında ise aşklarıyla, üzerlerinde desenli kazaklarıyla çocuklar gelir. Indie sahnesinin en benzersiz kitlelerinden birine sahiptir anlayacağınız. Gözyaşları, neşe birbiri içine girer konserlerinde. Daha on yılını bile dolduramadan dağılan bu grup nasıl olabiliyor da bu kadar sarsıcı bir miras bırakabiliyor geride ? Morrissey'in ince sözleri, Marr'ın yürek dağlayan melodileriyle bu kadar uyumlu olmayı nasıl başarıyor anlamıyorum. Nice yıllar bıraktık, sayısız yaşanmışlıklar; fakat şarkıları peşimizde hala.

Bugün birden bire radyoda How Soon Is Now çalsa, hangimiz kimyasına hakim olabilir ki? Ya da Still Ill, This Charming Man, Panic ve There Is A Light That Never Goes Out'u ezberden söylemeye başlamaz mıyız ? Yalvarmaz mıyız Please, Please, Please Let Me Get What I Want ile ebediyete ? Her zaman bambaşkadır The Smiths, dünyadaki müzik gruplarından her daim bir adım ileride durur. Çünkü bu kadar kısa zamanda bu kadar etkileyici şarkılar çıkarmayı nice rock efsanelerinin veya pop efsanelerinin başardığı görülmüş değildir. Dört albümlerinin hepsi de başucumuzda kuruludur. Sevgiler değişir, insanlar değişir ama Morrissey değişmez. The Smiths değişmez, o kazakları içerisinde dört oğlan çocuğu bizlerin dertlerini paylaşmak için nöbettedir. Ne yaşamış olduğunuzun önemi yoktur. Ben de pazar sabahında onları dinleyelim istedim. Dillere marş olan parçalarının aksine, kısmen bilinmeyen şarkılarını. Malum, kazak havası yaklaşıyor.


16 Ağustos 2016 Salı

Kötü Kız'ın Doğumgünü

"Asi Kalp"

Kendisini böyle tanımlıyor pop müziğin yaşlanmak bilmeyen kraliçesi Madonna. Otuz yıldır ana akım müziğe yön veren isimlerin başında geliyor kendisi. Yaptığı her şey olay oluyor. Evleniyor, olay. Soyunuyor, olay. Boşanıyor, olay. Yeni albüm çıkarıyor, olay. Olayların kadını Madonna bugün 58.yaşına bastı.

Şarkıcı, dansçı, yazar, yönetmen, moda ikonu, seks sembolü, iş kadını, anne.. Ne ararsanız onda var. Bukalemun gibi. On yıllardır girmediği kılık kalmadı. 80'lerin pejmürde modasına en büyük katkı sağlayanlardan biri. Dantelli eldivenleri, takıları ve korkunç saçıyla döneminin moda canavarı. Like a Virgin, hem klibiyle, hem sözleriyle, hem de getirdiği moda anlayışı ile yenilikçi bir pop müzik işiydi.

Ama bu öncüldü. Daha şiddetli artçı sarsıntılar peşisıra geldi. Ergenlik döneminde hamile kalmaktan bahsettiği Papa Don't Preach ile otorite figürlerine karşı çıkıyordu. Klibinde kısa saçları ile arzı endam ediyordu kendisi. İlk infial 80'lerin son aylarında yaşandı; Like a Prayer klibinde zenci bir İsa figürüyle aşk yaşıyordu. Arka planda yanan haçlarla. Vatikan ayağa kalktı ve şarkıyı lanetledi. Bazı kanallar yasyınlamaktan çekindi. Pepsi kontratını iptal etti. Vites küçültmesi beklenirken o, feminist bir marşla, Express Yourself ile yoluna devam etti umursamadan.

Şarkıcılığa adım attığı ilk günden beri cinselliği önplana oturtan ve günümüz pop müziğinde seks temasının bu kadar egemen olmasının en büyük sorumlularından biri olan Madonna, Vogue klibi ile hem ekranları hem de müzik listelerini salladı. Yer altı danslarından biri olan voguing'i kitlelerle buluşturdu. Ekranlarda boy gösterdiği transparan elbisesi ile göğüs farkıyla listelerde birinci oldu.

Herkes "daha ne kadar ileri gidebilir ki" derken, o hep bir adım daha atmayı ve kitleleri şok etmeyi başardı. 1990 yılında çıkardığı Justify My Love teklisi bunun en iyi örneğidir belki de. Kimse bunun geleceğini göremedi. Madonna klipte, elinde bavuluyla içinde envai çeşit seksin döndüğü izbe bir otele dalarak fitili ateşler. MTV'nin ilk yasakladığı klip olur. Ama her yasaklanan şey gibi kitleleri de merak ettirmeyi başarır. Çözüm yolunu klibi VHS kaset formatında satışa çıkarmakta bulan Madonna ve ekibi, tüm zamanların en çok satan kliplerinden birine imza atar böylece.

Zıtlaşılmayı seven ve konuşulmaya bayılan kraliçe, Erotica albümüyle müzik dünyasının en şoke edici albümlerinden birini kaydeder. Baştan sona cinsellik üzerine kafa yoran albüm, gerek radikal sounduyla (pop-dans, trip-hop, new jack swing gibi türleri harmanlar), gerekse içerdiği temalarla Madonna'nın en ayrıksı işi olarak tarihe yazılır. "Dita" mahlasını sahiplenen Madonna, sado-mazo ilişkilerden bahseder ve elinde kırbacıyla erkek egemenliğini tokatlar. Her ne kadar tüm bu hengamenin arasında bazı şarkılar (Where Life Begins, Waiting, Secret Garden, vs.) gölgede kalmış gibi görünse de Erotica, yaptığı en olgun ve profesyonel kayıtların başında gelmekte.

Erotica albümü ve aynı dönem çıkardığı Sex kitabıyla üzerinde açabileceği herhangi bir elbise kalmayan Madonna, bu sefer kalbini açmayı dener. Bedtime Stories, aşk ve ilişkiler üzerine yazılmış, cinsellikten büyük oranda (Human Nature'ı saymazsak tabii !) arındırılan bir albümdür ve Madonna bir kez daha insanları ters köşeye yatırmıştır. Seksten aşka dümen kıran Madonna, r&b sounduna en çok yaklaştığı bu albümde Dallas Austin, Babyface ve Björk gibi dönemin başarılı isimleriyle çalışmıştır. Bilen bilir, en sevdiğim Madonna albümüdür Bedtime Stories. O olgunluğu, samimi sözleri, enteresan göndermeleri (Bedtime Story klibindeki semazenler) ve harika düzenlemeleriyle dört dörtlük bir albümdür. Ne yazık ki çıktığı dönemde Madonna ölçeğinde bir satış grafiğine ulaşamaz ve dünya çapında sadece yedi milyon satar.

Bir önceki albümde sözünü ettiğim ilerleyen yaşın verdiği o olgunluk, yerini dini öğelere ve mistizme bırakır Ray of Light albümüyle. Kabala'ya meyleden ve doğu inanışlarından öğelere kucak açan Madonna, bu albümünde hepsine yer verir. Elektronik temelli ilk Madonna albümü olan Ray of Light, çoğu hayranı ve müzik yazarı için en iyi albümü olarak kabul görür. Ödül döneminde de bunun meyvelerini toplar. Bir gecede dört ödülü (Grammy Ödülü) birden kucaklar. Techno ve ambient'la ilk temasın sağlandığı bu albüm Madonna'nın en çok satan albümlerinden biri olur.

Rotasını country müziğe kırsa da elektronik temellerden vazgeçmez ve ortaya on beş milyon kopya satan, kariyerinin en başarılı albümlerinden olan Music albümü çıkar. Benim de favorilerimden biri olan Music, bir dönemin en çok konuşulan pop hitlerine (Don't Tell Me ve Music) ev sahipliği eder.

İlişkilerden, seksten, paradan ve aşktan sıkça söz eden Madonna'nın ilk ciddi siyasi çıkışıysa American Life ile gerçekleşir. Bush dönemi politikalarını, Amerikan düşü imajını ve Irak Savaşı'nı hedef tahtasına oturtan Madonna, her ne kadar çektiği American Life klibini "askerlerin moralini" düşünerek geri çekse de, o dönem fazlasıyla konuşulur. Ertesinde çıktığı, bana göre de en iyi turnesi olan, Re-invention turnesi siyasi eleştirilerle yüklüdür.

Son efsane Madonna albümü ise 2005 yılında çıkar. Madonna için köklere dönüş niteliğindeki bu albüm, Confessions on a Dance Floor, sırtını disko yıllarına dayar ve 2000'lerin elektronik anlayışıyla "old-school"u birleştirir. Özellikle Hung Up ve Sorry şarkıları o yılların en büyük pop hitlerinden ikisi olur. Hung Up teklisi sadece tek başına dokuz milyon kopya satar.

Bundan sonraki on yıl , Madonna için fazlasıyla çalkantılı olacaktır. Timbaland, Kanye West, Danja Hills, Pharrell Williams ve Justin Timberlake ile yola çıktığı hip-hop/dans etkileşimli Hard Candy albümü listelerde bir numara olmayı başarsa da toplam satış miktarı ve teklilerin liste akibetiyle çok da umut verici değildir. Aynı dönem kocasıyla boşanır ve kariyerinin en çok gelir getiren turnesi, Sticky and Sweet ile dünyayı turlar. Ertesinde çeşitli ülkelerde fitness merkezleri açar ve Celebration ismini verdiği toplama albüm ile Warner Bros. anlaşmasının sonuna gelir.

Yoluna Live Nation firmasıyla devam eden Madonna, her ne kadar Hard Candy ile son demlerini yaşamış olsa da, muhtelif iş sahalarına ve film yönetmenliğine fazlaca zaman ayırdığından ötürü kayıt döneminde fazla üzerinde durmadığına inandığım MDNA albümüyle kariyerinin dip noktasını görür. Superbowl gösterisi ile arkasına aldığı rüzgarla listelerde fırtınalar gibi eseceğini hayal eden sanatçı, her zamanki gibi Billboard listelerinde bir numarayı görmeyi başarsa da, tekliler listelerde felaket durumdadır. Bu kötü gidişata albümde çalıştığı taze kanlar M.I.A ve Nicki Minaj da engel olamaz. Madonna, kalesi olarak nitelendirilen listelerde bile teklemeye başlar ve Madonna efsanesinin geleceği tartışma konusu haline gelir. Bereket, bizler bu efsaneyi tartışmaya açamadan ağzımızın payını 2012 yılındaki İstanbul konserinde aldık ve bir kez daha güvenimiz tazelenmiş oldu. On bir saatten fazla bir süre stadyumun kapısında kamp yaptığımız bu muhteşem şovun ertesinde kendisine çemkirmeye bir süre ara verdik. Fazlasıyla samimi bir geceydi.

Nasıl oldu bilmiyorum ama Rebel Heart ile Madonna yeniden kaliteli işler yapmaya döndü ve uzun bir zamandan sonra ilk defa albümünün raflarda yerini alması için gün saydım. Evet, öncülleri gibi çok fazla ses getirmedi yine ama bizim gibi eski toprak hayranlarını fazlasıyla memnun etti bence.

Laf Madonna'dan açılınca adeta susmak bilmiyorum. Çünkü beraberdik onlarca yıldır kendisiyle. Onun şarkıylarıyla geçti çocukluğumuz, gençliğimiz ve yetişkinliğimiz. Atlattığı dönemlerin tanıklarıydık adeta. Halen kendisini ilk günkü şevkle dinliyorum. Tüm şarkılarını bildiğim nadir şarkıcılardan biri olan Madonna'ya iyi yıllar diliyorum buradan. Hepsi için teşekkürler.

Gelelim müzik paylaşımına. Kuşkusuz Madonna'yı bilmeyen yoktur. Meşhur parçalarını da iyi kötü herkes bilir. La Isla Bonita'sı, Holiday'i, Into the Groove'u, Material Girl'ü falan falan. Madem öyle, kendisinin görece daha az bilinen şarkılarından kısa bir derleme hazırladım. Öyleyse parti başlasın.

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Yeni Dizi: Stranger Things


"Dizilerden kurtulup, daha fazla kitap okumaya vakit ayıracağım" sözümü tutamadım.

İlk Şukela Sesler önerdi, sonra da Fermina yazdı. Eh, bu kadar güvenilir kaynakların önerilerinden sonra izlememek ayıp olurdu zaten. Neyi ? Yeni Netflix oyuncağı Stranger Things'i. Temelde bir "gizem" dizisi olsa da, içinde yer yer bilimkurgu, dram ve korku gibi unsurlar da var.

Konu ? 1983 yılı, Amerika. Bir grup çocuk gece masa oyunu oynadıktan sonra evlerine dağılır. Fakat bu çocuklardan biri evine dönerken ortadan kaybolur. Şehir ahalisi çocuğu ararken, kaybolan çocuğun yakın arkadaşları, hiç olmadık bir zamanda, umulmadık yerde, saçları kazınmış bir kız çocuğu bulurlar. Buldukları kız çocuğu sıradan biri değildir ve doğaüstü güçlere sahiptir.


Gerek "bilindik" konusu, gerekse işçiliğiyle buram buram 80'ler kokan bir yapım Stranger Things ve bana göre son yılların en büyük televizyon olaylarından biri. 80'lere dair aralara sıkıştırılan ince detaylar (kızın duvarında asılı olan Blondie-Autoamerican posteri, abinin kardeşine The Smiths ve The Clash'ten bahsetmesi, çocukların sığınağındaki The Thing filminin posteri ve abinin odasındaki Evil Dead afişi ilk aklıma gelenler mesela), arka fonu hunharca süsleyen synth ziyafeti müzikler ve o döneme (ve 60'lar ile 70'lere) ait şarkılardan seçilen derlemeler tek kelimeyle enfes.


Bilindik diyorum; çünkü 80'ler ve 90'ların klişesidir çocuğu temele oturtan filmler. Üç beş kafadarın başından geçen olaylar da bu dizinin belkemiğini oluşturuyor. Adeta bir dönem insanlarını cezbetmek için yazılmış tüm bu olan biten.Tabii bunda oyuncu kadrosunun gücü de etkili zira hem çocuk oyuncular hem de yetişkinler kadrosu tam anlamıyla döktürüyor. Genelde çocuk oyuncular "baş belası"dır. Filmlerin en zayıf karınlarını oluştururlar onlar. Fakat bu dizide öyle iyi bir kadro oluşturulmuş ki, hayran kalmamak elde değil. Özellikle "11" rolündeki kız çocuğu ile "dişsiz" oğlan karakterine şapka çıkardım. O kadar inandırıcı oynamışlar ki, aralarındaki dostluğu bir yerden sonra gerçek zannediyorsunuz ve aynı mahallenin çocukları olarak kabulleniyorsunuz onları.


Winona Ryder faktörünü unutmuş değilim. Zamanının parlayan ismi Ryder'ı yeniden dişe dokunur bir projede görmek sevindirici. Eski bir dostu yeniden görmek gibi. 90'ların kraliçelerinden. Bu dizide evladı kaybolmuş, histerik bir anne olarak karşımıza çıkan Ryder, ödüllük bir performans çıkarıyor adeta. Ödül dönemi kendisinin adını adaylıklar listesinde görmeyi bekliyorum açıkçası. Yancısı kasaba şefi rolünde hatrı sayılır iş çıkaran David Harbour'ı da unutmayalım lütfen.


Sırtını onca klişeye dayamasına rağmen ortaya bu kadar kelli felli bir iş çıkması şaşırtıcı. Öyle ki, sekiz bölümlük kısa (ama bence oldukça ideal) süresine rağmen beni yer yer hop oturtup kop kaldırmış, "acaba ne olacak" dedirtmeyi fevkalade başarmıştır. Uzun zamandır bu kadar sürükleyici ve seyirciyi "kendi içine çeken" bir dizi izlememiştim. Ve bir şey daha; dizinin bileşenleri çok dengeli şekilde serpiştirilmiş. Ne korku dizisi diye nitelendirebileceğimiz denli korkunç, ne de katıksız bir bilimkurgu diyebileceğimiz kadar bilim öğelerine boğulmuş. Tam kararında her şey.


Tahminime göre, diziyi bir antoloji olarak devam ettirebilirler. Her ne kadar hikayenin sonunda "acaba?" dedirtse bile konuyu sündürmenin alemi olmadığını düşünüyorum. Sonuçta ortada ayakları yere basan çok güçlü bir eser var. Pembe diziler gibi uzatmak yerine, American Horror Story gibi eski kadro tamamen korunarak, yeni bir hikayeyle bir sezon daha çekilebilir.

Eğer 80'lere karşı bir muhabbet besliyorsanız, bilimkurgu-gizem-korku gibi türlerden bir veya birkaçını seviyorsanız diziyi sakın kaçırmayın. Yılbaşı süslerinin yanıp sönüşü bile izlenmeye değer.

12 Ağustos 2016 Cuma

Irkçılık, Duvarlar ve Olimpiyatlar

 

Geçenlerde BBC Cumbria radyo programında programcı şöyle bir anons yapmış:

"Rio'da düzenlenen olimpiyatlarda bu geceki yelkencilik sonuçlarına ulaştık. Britanya ekibi altın (madalyayı), Danimarka, gümüş (madalyayı) ve Somali, dünyayı tekneyle gezen orta yaşlı bir çifti ele geçirdi. Somali'nin olimpiyat koçu ise, ateş açmakla yelkenciliği aslında farklı şeyler olduğunu fark ettikten sonra, takımı adına yetkililerden özür dilemek zorunda kaldı."

Aman ne güldük ne güldük anonsa. Sonra sızlanıyorsunuz, "neden dünya bizi sevmiyor" diye, şaşırmıyorum. Sürekli insanlara, özellikle de kıtanız dışındakilere tepeden baktığınız sürece nasıl sempati duyabilir ki bu insanlar ? Şaka değil bu. Düpedüz ırkçılık yani. Yüzlece yıl bu toprakları sömürdüğünüz yetmiyormuş gibi sanki. Birisi çıksa, Alman ekibi hakkında "Nazi esprisi" yapsa mesela veya deseler ki "İngiliz yelkenli ekibi şuan yanlışlıkla Falkland Adalarına çıkartma yapıyor" dese ne olurdu ? Empati yapmak zor olmamalı herhalde. Böylesi ırkçı tespitleri ucuz "espri"ler gölgesinde pişirip önümüzüe koymaya çalışmanız da cabası. En fenası da Mirror sitesinde bir anket var. Bu anons sizce "şaka" mıydı yoksa "rencide edici" miydi diye. Katılımcıların 53%'ü "hayır bu şaka"dır yanıtını vermiş. Akıl fikir ey dünya beşerileri.

Photo retrieved on Aug. 12, 2016

Daha fazla keyif kaçırmak istemem ama bu olimpiyat hadiselerinin can sıkan bir yanı var. Vox'un hazırladığı belgesele göre, Brezilya hükümeti, olimpiyatlar süresince Rio'daki yoksul kenar mahalleler katılımcıların gözüne batmasın diye "ses duvarı" adıyla bahsi geçen mahallelere karartma uygulamış. Nasıl peki ? Otoban ve yolların geçtiği yerlere ses duvarı inşa edilmiş fakat "manzara"sı olan yerlerde, "görülecek bir şey"i olan mahallelerde duvarlar şeffaf iken, maddi geliri düşük olan bölgelerde duvarların arkası görünmeyecek şekilde dikilmiş. Fakir mahallelerden geçen otobüs güzergahları da değiştilimiş ve turist çekebilecek yerlere aktarılmış. Peki bu spor nanesine kaç para harcıyorlar, milyonlar, milyarlar civarında. E kardeşim neden bu insanlara yardım etmek varken onları koşulsuz "karantina"ya alıp, stadyumlara paralar gömüyorsunuz, akıl dışılık. Ranttan ve envai çeşit kapitalist oyunlardan bahseden belgeseli hemen ekliyorum.



Sporla aram iyi değildir. Yüzme harici -ki iyi yüzerim- şeylerle pek uğraşmayı sevmiyorum; fakat olimpiyat müsabakaları kadar saçmasını da hiç görmedim. Dört yılda bir düzenleniyor. İyi, güzel. Deli paralar dönüyor ortada. Stadyumlar, oteller, neler, neler. Peki günün sonunda ne mi oluyor, o paralar çöpe gidiyor. İnsana yatırım yapmaktansa gene betona para aktarılıyor.

Bu dünyada delirmediysek hala, iyi bence.