Zihnin Arka Sokakları | 60'lar, 70'ler ve 80'ler

"Ve en sonunda göreceğin aşk, verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End) 🎵🐝💕🌻🌍🐾

14 Temmuz 2020 Salı

Adalet Hanım'a Veda





Adalet Ağaoğlu vefat etmiş. Üzücü. Fakat sosyal medya ve ana akım medyada ne kadar yer bulacak? Bir iki satır. Kitaplarını hiç okumamış insanlar, ondan alıntılar paylaşıp geçiştirecekler. Üzerlerinden "entelektüel sahte vicdan" yükünü atıp tekrar yollarına bakacaklar. Günün sonunda ise onu yıllardır severek okuyan okuyucuları kalacak. Bugün yine yararsız siyasi kavgalar, polemikler, magazin hadiseleri ve spor konuşulacak en çok. Adada çamura batanlar, saçını şu şekil yapanlar konuşulacak. Ama hayata ve kendi kültürüne renk katan, bir zenginlik olan Adalet Hanım'dan bahsedilmeyecek. Bunları neden hatırlatmak istedim, zira bu benim ağrıma gidiyor. Türkçe'ye birbirinden güçlü kitaplar kazandıran, çeviriler yapan ve oyun yazarlığı yapan bir kadın, bu yarım ağız vedalaşmalardan daha fazlasını hak ediyor. Bir de daha ilk saatlerde ortaya çıkan "siyaset guru"ları var. Adalet Hanım'ı eleştiriyorlar. Yapmayın. Eğer bir sanatçıyı, toplumuna değer katmış bir kimseyi sevmiyorsanız hiçbir şey yazmak zorunda değilsiniz. Eleştiri hakkı her daim saklı. Ben de zamanında kendisini çok eleştirdim tutumundan dolayı. Ama bugün o gün değil. Yarın yine eleştirin. Eskeza bugün sevmediğim bir müzisyen, şarkıcı, yazar vefat etse ağzımı açmam. Eğer eskiden ona karşı bir sevgim vardı ise ama bugün yollarımız ayrıldıysa, belki bir iki satır buruk cümle yazar, yaraları tekrar kaşımazdım.

Ağaoğlu benim için Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı'nın en büyük kadın yazarıydı. Büyüklük göreceli bir kavram elbette; ama okumaktan bu kadar zevk aldığım bir başka kadın yazarımızın daha olduğunu sanmıyorum. Ona yaklaşanlar oldu. Ama geçen henüz olmadı. İyi bir çevirmendi (Sartre'ın unutulmaz oyunu Mezarsız Ölüler'i ondan okumak bir keyifti). Değerli bir tiyatro yazarıydı. Ve romanlarındaki teknik ve gözlem gücü gerçekten dünya çapındaydı. Yazsonu romanı beni çok etkilemiştir. Keza Ruh Üşümesi ve ülkenin röntgenini çektiği Ölmeye Yatmak da. Daha sayabilirim ama okuyan olmayacak eminim.

Buruk bir gün olacak. Fakat üzülmeyeceğiz. Çünkü Adalet Hanım, son zamanlarında ölümü çağırıyordu. Sevgili eşini kaybettikten sonra verdiği tüm mülakatlarda "bu kadar uzun yaşamak istemiyordum" diyordu. Bu yüzden dileği gerçekleştiği için huzur bulduğunu umuyorum ve onun adına seviniyorum. Bir okur bencilliği içinde "keşke daha uzun yıllar yaşasa ve yeni kitaplarını okuyabilseydik" diyebilirim ama insani bir tavır gibi gelmiyor bana bu. Hiç kimse bedeninden sıkılacak raddeye gelmemeli bu hayatta. Ama hayat bu. Ölümün kapıyı ne zaman çalacağını bilen yok. Her şey için teşekkürler size. Bana kitap okumayı sevdiren ender yerli yazarlarımızdan biriydiniz. Hiç tanışmadık. Ama belki biraz olsun biz sizi tanıyabilmişizdir, yazdıklarınızdan. Huzur bulmanız dileğiyle.

2020'de Nevzat Erkmen'i de kaybettik. Joyce'un anıt romanı Ulysses'i dilimize kazandırmıştı. Kimler bahsetti bu vedadan? Ah hoyrat modern zamanlar ah.


6 Temmuz 2020 Pazartesi

Besteciye Veda


Pazar sabahları dedemle TRT'de gösterilen kovboy filmlerini izlerdik. Ayrı evlerde olsak bile. Telefonda konuşurduk. Veya ilk buluşmamızda bana o filmi anlatırdı. Dedem ilk müzik ve film eleştirmenimdi hayatımdaki. Spagetti Western türünün zirvesi Sergio Leone filmleriyle herhalde birçoğumuz o kuşak sayesinde tanışmıştı. Sergio Leone'nin filmlerinde çalan müzikleri bir defa dinleyen bir daha unutamaz. Çünkü altında Ennio Morricone imzası vardı. Morricone öyle bir adam ki, yaptığı besteleri duyduğunuz an "işte bu Morricone" dersiniz tereddüt etmeden. Öylesine karakterli ama eşsiz işlerdi hepsi de. Korku filmleri, Westernler, Brian De Palma filmleri, Tarantino filmleri... onun müzikleri hep bizlerleydi. Müziğinin karakteristiği "büyük" oluşuydu. Ucuz bir abartıdan bahsetmiyorum. Ama onun bestelerinde hep bir büyüklük hissedilir. Her şey daha kocamandır. Benim için müzik her daim öncelikli olsa da sinemaya sevgimi de yabana atmamak lazım. Benim çok sevdiğim filmlerin de çoğunun altında onun imzası var. Ve bugün, büyük besteci 91 yaşında son selamını verdi. Buruk bir veda oldu. Sorsanız senin için tüm zamanların en büyük film bestecisi kimdir diye cevabım Morricone olurdu. Hala da öyle. Pino Donaggio ve John Williams peşinden gelir. Ne diyelim, iyi geceler bayım. Yattığın yerde huzur bul.

Bir korku filmi ancak bu kadar duygusal olabilirdi. Morricone besteleri sayesinde.


3 Temmuz 2020 Cuma

Stereo Hayat


 "Yaz günü doğumunu öptüm, sarayların önünde hiçbir şey kıpırdamazken.
Su ölü gibiydi, gölge taburları orman yolunu terketmemişken." 
- Arthur Rimbaud (Aube)

Yaz geldi. Güneş tepede.


Az daha gidiyordum. Türbülansa girdiğim bir zamanlar serisinden geçtim ve hatta az kalsın uçağım, hayat uçağım düşüyordu. Son bir hamle ile takımlarımı açmayı başardım. Nedenini nasılını pek de bilmiyorum. Fakat neredeyse kayalıklara tosluyordum. Bunda son aylardaki kısıtlanmışlık hissi etkili olmuş olabilir lakin başka sebepler var. Karantina hali sadece onu hızlandırmıştır. O sebepler bu kendimle baş başa kaldığın aylar süresince gün ışığına çıktı. Tabii haliyle işler de çığrından çıktı. Halının altına süpürdüğüm (-ü sandığım) tüm hayalkırıklıkları, kalpkırıklıkları, başarısızlıkırkılar her yana saçıldı. Oyuncaklar gibi saçıldı dört bir yana ve ben her saniye birinin üstüne bastım çıplak ayaklarımla. Bazı şeyleri beynimin unuttuğunu veya ruhumun hazmettiğini sanıyordum. Öyle değilmiş. Kendimi bombardımanın ortasında buluverdim. Kendi üstüme bombalar yağdırıyordum. Nereden hangi suçlamanın geleceğini bilemezken...sessiz evimde yalvarıyordum kendime; "kes şunu". İşe yaramadı. Sonra eski bir dost hortladı (nezle gibi mevsimsel bir şey değil) ve beni son çıkışa yönlendirdi. Beden, ait olduğu insanın bir parçasıdır hiç şüphesiz. Ama onun malı mıdır? Dilediği zaman ona dilediğini yapma hakkımız var mı? Bence hayır. Ne kendimiz, ne de bir başkası, bunu yapmamalı. Beden kutsal bir bütün. Güneş gibi. Ormanlar gibi. Hiçbirine dokunulmamalı.

"Dünya kutsal! Ruh kutsal! Ten kutsal!...
Her şey kutsal! Herkes kutsal! Her yer kutsal! Her gün sonsuzlukta!
... Kutsal New York Kutsal San Francisco Kutsal Peoria ve Seattle 
Kutsal Paris Kutsal Tanca Kutsal Moskova Kutsal İstanbul!...
Deniz kutsal çöl kutsal demiryolu kutsal lokomotif kutsal görünüşler kutsal hayaller kutsal.."
- Allen Ginsberg (Footnote to Howl)

Velhasıl olmaması gereken bir şey yaptım. Fakat başarılı ol(a)madım. O parantezi koydum; çünkü en ufak işi bile elli kere düşünüp tasarlayarak yapan büyük mükemmeliyetçi ben, nasıl oldu da bu işte açık bir kapı bıraktım bilmiyorum. Belki beynimin ücra bir köşesinde hala güneş ışığı vardır ve bilinçdışı bir yangın çıkışı kapısını aralamıştır? Neyse, sonunda bir el uzandı Tanrı'nın eli mi, aşkın eli mi, yoksa kedimin patisi miydi bilmiyorum. Birisi beni tuttu ve geri getirdi (iyi ki). Detayları paylaşmıyorum, gereği yok. Bol drama, bol kepazelik. Kendimden utanıyorum.

Açıkçası uzun zamandan beri kendimden kurtulma düşüncesi kafamda dolanıyordu ama bir şekilde o sesleri bastırabiliyordum. Dışarıda sevdiğim insanlarla buluşarak, konserlerde zaman öldürerek (konserler hayat kurtarıyor, ister inanın ister inamayın!), kahvecide oturarak, sokakta gördüğüm hayvanlarla konuşarak, kitapçılarda dolaşırken, ağaç altında otururken, işteyken, güneşin batışını izlerken, bir iki kadeh "ayran" içerken. Hayatın tüm o koşuşturması, uğultusu, insanı kendinden koruyordu. Bir şekilde günler geçiyordu. Ama bu kendi kendinle kalma hali delirticiydi. Evden sevdiklerinle konuşabilirsin, işini devam ettirebilirsin; fakat bazı şeyler var ki..

Yardım istemedim. İstesem çok rahat alabilirdim. Ama istemedim işte (bundan sonrası için bakacağım). Bu bir hastalık. Lütfen sakız çiğner gibi "ay, bugün depresyona girdim" demeyin. O bir bar kapısı değil ki girişi çıkışı kolay olsun. Girdiniz mi çıkması zaman alıyor ve benim bu durum yıllardır sürüyor. Şuan mı? Şuan buradayım. Sizlerleyim. Hep birlikte buradayız. Yüzler gülüyor (hem güzel şeyler de mi olmuyor demeyin, bol bol kilo verdim-kedim almış tüm verdiklerimi). Tekrardan kitap okuyorum son günlerde. Sense8 diye bir diziyi bitirdim, 2-3 günde. Arkadaşım saolsun ta yurtdışından önerdi. Bana çok iyi geldi mesela. Beni bir yerlerde düşünen insanların olması fikri hoşuma gidiyor. Bu diziyi ileride konuşuruz. Fakat şu kadarını diyebilirim, belki içinde bulunduğum koşullardan ötürü fazla yüksek duygularla izledim ama izlediğim diziler içinde bu denli beni etkileyen az dizi vardır. Aşkı öven bir dizi Sense8. Zaten final bölümünün adı "aşk her şeyin üstesinden gelir" gibi bir şey. Artık bir orji sahnesinde ağlamadım demem.

"Kalbime (yaş) yağıyor, şehrin üzerine (yağmur) yağar gibi.
Hangi mecalsizliktir ki bu, kalbime sızıveren?"
- Paul Verlaine (Il pleure dans mon coeur)

Yaşam kutsal bir şey (güzel diyerek kötü yanlarını yokmuş gibi sayamam-ama onlar olmadan insan da yaşayamıyor güzelliğini, hep bir tezatlık hali). Sonuçta tekrardan bu karambolün içine dalmak istemiyorum. O yüzden de kafamı sürekli şişiriyorum dizilerle, filmlerle. Ellilerin ve altmışların filmleri ve şarkılarıyla oyalanıyorum. Öyleyse aynı yıldızların altında uyumaya, yemeye, dansa, sevişmeye, küsüşmeye, gülüşmeye, ağlaşmaya devam edeceğiz. Sizin için de bir yıldız tuttum bu gece.