60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

Geçmişin ve geleceğin bugünü öldürmesin izin verme. Zıvanadan çıkmış dünyada yola çıkmalı !

13 Mart 2017 Pazartesi

Huzursuzluk Geldi


Cidden yapıştı. Nereye gitsem peşimden gelen bir huzursuzluk durumu.
Yemeğe çıkıyorum, eve dönesim geliyor anında.
Sokağa çıkıyorum, hemen işimi bitirip dönmek istiyorum.
Camları açmıyorum, havalandırmıyorum evi. Sürekli temizliyorum köşe bucağı.
Gece son nefesimi verene dek kitap. Her yerde sayfalar var.
Tek verdiğim mola, anlamsız korku filmleri. Kitaba devam ertesinde.
Mesaj yazıyorum bazı kişilere. Yaşadığım bilinsin diye.
Kahvaltı etmiyorum artık, ki en sevdiğim öğündü.
Midem kaldıramadığından, çay içebilmem için, birkaç lokma yiyorum.
Sürekli kahve içiyorum. Cezveyle aşk yaşıyorum !

Normalde bu pilavı yeniden ısıtıp önünüze getirmek değildi niyetim.
İnsanları endişeye sürüklemek veya burayı takip edenleri üzmek de değildi. 
Fakat biliyorum, pat diye ortadan kaybolsam, merak edenler çıkacak içinizden.
Açıklama gerekiyordu. Ve yaptım. Bir süre yokum kısacası. Meraklanmayın.
Çenemi tutamam gelirim hemen. Veya müziğe dair bir şeyler yaşanır.
Farkında bazılarınız, tekliyorum bir süredir. Devamını getiremiyorum işlerin.
Bilmiyorsunuz ama sürekli bir şeyler yazıp siliyorum blogumun arka sokaklarında.
Yaptığım her işte, söylediğim her kelimede, dikkat eden bir insanım.
Ve böyle gitmesine katlanamıyorum. Dur deme zamanı. Problem neyse...

Bir buçuk yıldır katlanamadığım şeyler oldu. Sınandığıma inanıyorum.
Ağır geliyorlar. Her yandan çörekleniyorlar tepeme. Gitmek bitmiyorlar.
Paylaşmayacağım ama yaşananları, burası keyifli bir sayfa olarak kalmalı.
Zaten paylaşmak da istemiyorum. Yardım istemiyorum.
Nedeni de tek başıma çözmem gereken bazı problemler söz konusu.
Geliyorum. Az kaldı. Yeniden görüşeceğiz hep beraber.

Sadece biraz zaman lazım. Dura kalka olmayacak yoksa.
Burayı da mahvedip gidiyorum. 1001 tane şey yazdım oysa...
Masallar en sonunda tükendi demek ki. Şehrazad yola koyulsun.
Yeni masalların sözünü aldınız.
Dönene kadar Patti'nin resmini bırakıyorum. Nick'in şarkısıyla.
Anladığınız için çok mutluyum, çiçek gibi olacak geri dönüşüm, bahara açacağım.
Rüzgarı karşınıza alın. Gözlüksüz sokağa çıkmayın. Bildiğiniz Zihin. Sizin Zihin.


10 Mart 2017 Cuma

Bugünlerde Olanlar

Son zamanlarda çok iyi bir ritim yakaladım. İstediğim kitapları sırayla indiriyorum mideye. Maşallah deyin.

Yan Gel Yat Üniversitesi tekrardan blogunda. Gene eski komşularımdan Hello Radio da Fermina Hanım'ın sayfasında görüldü.

Dün az kalsın bir ev kazasında kendimi yaralıyordum. Tebrikler. Kafa dolu. Ne bekliyordum ki zaten...

Birisi gelip televizyonumu camdan atabilir mi lütfen ? Hayır, tamam izlemiyorum tartışma programları falan, ama ne zaman açsam lök diye karşıma siyasetli şeyler çıkıyor ve kalbim güm güm atıyor. Yapmayın. Sakinliğe ihtiyacım var, üzmeyin beni sayın ceketliler. Belgesel kanallarına terfi ettim. Normalde onları da izlerken sıkılan biriyim fakat ne yapayım şimdi ? Maalesef sessiz uyuyamayan biriyim. Yatarken mümkün olduğunca televizyonu açarım. Çoğu zaman kulak bile kabartmam... Maksat ışık, gürültü. Şimdi de yer gök referandum. Oyum belli. Beni ikna etmeye çabalamayın. Geçen akşam sizin tartışmalarınızdan kaçarken reklamsız, veya reklamın çok az verildiği belgesel kanallarından birini açtım. Ve uykum kaçtı ! Saat 3'e doğruydu. Ben deli gibi oturmuş, sırtlanlarla aslanların mücadelesini izliyordum. Bir ara da firavun faresi mi ne o çıktı. İrkildim yattım.


Nedense son günlerde aklıma Camus'nün kitabı geliyor. Veba'yı okumuş muydunuz acaba ? Cevabınız hayırsa bu günlerde okuyun derim. Aklıma düşüyor bu kitabın aşıladığı tükenmez umut. Ne biçim kitaptı ya ! Adamlar umuda sıkı sıkıya bağlanıyordu falan filan. Umut iyi bir dost.

Mesela gene bu günlerde Capote'nin Çimen Türküsü'nü okuyabilirsiniz. Çok etkilenmiştim. Kütüphaneme bakıyorum... Celine'in klasiği Gecenin Sonuna Yolculuk her daim geriye dönüp okunması gereken kitaplardan yine. Henry Miller'lık havalar da geldi sanki ? Yengeç Dönencesi bahar günlerinde iyi fikir (gerçi bana çok karamsar gelmişti). Bu kitapları farklı yıllarda ve farklı ruh halleri içinde okumuştum. İnsanlar sürekli değişim içindeler.

Regular Show'u izliyor musunuz ? Çok acayip bir dizi.


Kafayı kırdım diyorum ya, geçen akşam yolda gidiyordum, radyoda Lana Del Rey'in yeni şarkısı Love çalmaya başladı (dikkat !! girişi nefes kesebilir) ve tüyler diken. Şarkılar etkiliyor beni. Radyoda bir şarkı çıksın, dağılabilirim hemen. Bendeki de kalp galiba. Nakaratta ne zaman "to be young and in love aaah" dese uzay boşluğuna sürükleniyorum.

Hem şarkılardan konu açtım, gıcır bir şarkı önereceğim, sabahtan beri bin kere dinledim sanırım. Normalde Lorde'un şarkılarını sevmiyorum. Böyle şarkılar yığılacakmış gibi duruyor sanki, fakat bu yeni şarkısı bir başka, Green Light'ı mutlaka dinleyin. Gözüm karardı son dakikaları dinlerken. Efsane bir şarkı olmuş ! Şarkının sonu gerçekten aldı götürdü beni. Dönmek istemiyorum. İşte bu!


8 Mart 2017 Çarşamba

Bin Kere Söyledim Ama

M.Faithfull (1980)  Photo Courtesy:  Ebet Roberts
Okuduğunuz satılar 1000.yazımdan. Aradan geçen sekiz koca yılın ardından, dokuz yüz doksan dokuz yazı sonrasında, bugün bir erkek olarak konuşmayı düşünmüyorum. Dünya Emekçi Kadınlar Günü herkesin kutlu olsun. Kadınlara ayırıyorum blogumu. Gerçi yıllar boyunca sayfamı elimden geldiğince androjen bir imajla yazmaya çalıştım. Ne kadın ne erkek dokunuşu olmamasına gayret ettim. Çünkü fark etmiyor dostlar. Erkek de olsanız, kadın da. Kedi de olsanız, balık da. Hepimiz farklıyız, hepimiz eşitiz. Ne ataerkillik tanırım ne anaerkillik. Kadın güzeldir. Erkek güzeldir. Tüm canlılar alabildiğine güzeldir. Bugün yaşamı kutlamak istiyorum. Kadınıyla erkeğiyle ! Sen bensin. Ben de sen. İkimiz "biz"iz.

Bin kere söyledim ama.. Barış, müzik ve rock'n'roll.

Konuşmayacağım dedim artık bir kere. Gidiyorum. En sevdiğim kadınlardan birine alanı bırakıyorum. Platonik aşkım Marianne...


"Sabah güneşi yavaşça dokunuverdi, Lucy Jordan'ın gözlerine,
Beyaz banliyö yatak odasında, beyaz banliyö şehrinde
Ve oraya uzanıverdi, örtülerin altına, 
Binlerce sevgilisini düşleyerek, ta ki dünya turunculaşana kadar,
Ve oda dönmeye başlayıverdi.
Otuz yedisinde, Paris'in sokaklarını,
Bir spor arabanın içinde gezmediğini fark etti.
Saçları sıcak rüzgarın savuruşuyla beraber
Nihayet telefonunu öylece açık bıraktı ve oturdu oracıkta
Usulca şarkı söyleyerek, vaktiyle,
Babasının iskemlesinde ezberlediği, çocuk şiirlerini.
Kocası işteydi ve çocuklar da okullarında
Ve bir çok yol vardı, günlerini geçirebileceği,
Saatlerce evi temizleyebilirdi veya çiçekleri düzenleyebilirdi,
Veya loş sokaklarda, çırılçıplak koşturabilirdi, çığlık çığlığa.
...
Gece güneşi yavaşça dokunuverdi, Lucy Jordan'ın gözlerine,
Tepesine çıktığı çatının üstünde, tüm o kahkahalar sağır ediciyken.
Kendisine yaklaşan ve elini uzatmayı teklif eden adama,
Selam verdi ve reverans yapıverdi
Ve adam kadını, aşağıda, kalabalığın arasında bekleyen uzun beyaz araca götürdü."

- Shel Silverstein (The Ballad of Lucy Jordan)

6 Mart 2017 Pazartesi

Hayalet, Brautigan ve Aşırı Hippi Şarkılar


"Hepimizin tarihte bir yeri vardır. Benimki de bulutlardı." (Tokyo-Montana Ekspresi)

Günaydın olsun. Haftanın ilk günü. Serin Ankara. Birazdan ısınır. Fazla sıcaklamasın ama havalar. Kesinti için özür diliyorum. Toparlayamadım kafamı. Normalde üzerinden vakit geçti fakat bir ölüm hadisesini atlamadım sanırım. Şimdi kafanızın içinde, benim çok üzülüp, kendimi yerlerde sürüklediğimi falan canlandırmayın. Hayır, böyle bir şeyler olmadı. Sadece boşluk. Telefona bakıyorum mesela hala. Arar mı diye, yok. Evine gidiyorum, sessiz, boş. Bir kenara en iyisi not düşün, ölen birisinin vaktiyle yaşadığı eve, bir süre ara verdikten sonra girin. Hayaletler olabiliyor.

* * *

Courtesy of John Fryer

"Kusursuzluğa en yakın şey, gökbilimcilerin yakın zamanda uzayda keşfettikleri devasa büyüklükteki boş deliklerdir herhalde. Eğer hiçbir şey yoksa, bir şeyler nasıl yanlış gidebilir ki ?" (Talihsiz Kadın)

Şimdi size çok naif bir yazardan söz edeceğim. Öncesinde Cessie'ye teşekkürlerimi iletmeliyim. Richard Brautigan'la tanışmamı sağladığı için. 1950'ler ve 1960'ların yeraltı edebiyatına olan yoğun ilgimi biliyorsunuz. Özellikle de Beat Kuşağı eserlerini severek okuyorum. Fakat Richard'ı ayrı bir yere koyuyuorum; çünkü ismi Beat dönemiyle birlikte anılsa bile malum arkadaş çevresinin uzağında yaşamış ve büyülü gerçekçilik ile kara komedi türlerinde eserler vermiş. Eserlerini şöyle özetleyebilirim: Kerouac'in tükenmeyen yol kitaplarından daha eğlenceli, Ginsberg'den daha şiirsel ve en az Burroughs baba kadar hayal gücü güçlü. İşte bu kadar iyi bir yazardan söz ediyorum.

Photo courtesy of Merritt
Aşk Şiiri

"Ne güzeldir,
Sabahları uyanmak
Yapayalnız halde
Ve kimseye söylemek zorunda olmamak,
Onları sevdiğini,
Sen onları
Artık sevmez iken”

Dedim ya naif bir adam diye, gerçekten öyle. Çoğunlukla kitaplarını okurken yaptığı tespitlere şaşıveriyorsunuz. Bir insan bu kadar mı doğal ve incelikli olabilir diyorsunuz. Sarılma hissi... Ama bir yandan da çok komik ! Sürreal espri anlayışına hayranım (Meksika şapkası hakkında kitap yazması). Hayatı alaya alan tavrını örnek almalı.



Sanırım kendisi bu hayatı tek sefer ciddiye aldı. Onda da başına dayadığı 44'lük Magnum ile kırılgan kafasını dağıttı. Yaşasaydı eğer, bu sahneyi şöyle anlatırdı, "ve çiçekler, ayışığına rağmen, odanın dört bir yanına saçılıverdi". Böyle hassas insanlar için dünya cehennemden farksız.

"Kahvemi içtim ve eski kitaplar okudum ve yılın bitmesini öylece bekledim."
(Amerika'da Alabalık Avı)

Big Sur'un Güneyli Generali kitabındaki karakterlerin hepsine selam olsun. Lee Mellon, dedesinin Güneyli bir general olduğunu iddia etmektedir, fakat resmi kayıtlarda dedesine ait herhangi bir ize rastlanmaz. O ise bu yalanı "gerçekmiş" gibi yaşamakta ısrarcıdır. Hayatın tüm zorluklarına rağmen, her şey "iyiymiş" gibi davranmamıza benziyor sanki ? Karakterler de öyle yapıyor zaten. Hayallere tutunuyorlar. Yalanları gerçekmişçesine yaşıyorlar. Hayaletler görüyorlar, timsahlarla konuşuyorlar. Tüm sistem dayatmalarına rağmen, bir "yalana" (hayale) tutunanlar grubu. Zaten Brautigan'ın Güneyli General metaforu boşuna değil. Vaktiyle İç Savaş zamanı, Birlik orduları, Güneyli gruplarına oranla oldukça kalabalıktı ve teknolojik olarak da üstünlükleri vardı. Kitaptaki karakterler de, Güneylilerin bir zamanlar yaptığı gibi, sonunu bile bile "yenilgiye" doğru dört nala koşmakta ve namlularını bilinmezliğe doğru yöneltmekteler.

Into the Wild'cılar bu romanı kaçırmasın.

Karpuz Şekerinde ise bizlere insanlığın kıyamet sonrası yaşamından bahsediyor. Aslında ortada bir kıyamet mi var yoksa başka bir şeyler mi dönüyor kimseler bilmiyor. Tek bilinen şey, benÖLÜM komününde eşyalar karpuz şekerinden yapılıyor. Yasak bir bölgemiz var kasabanın dışında yer alan. Ve toplumun dışında yaşayan bazı çetevari insanlar burada vakit geçirmekte. O gün kapıya dayandığında, onlar kasabaya inerler ve her şey kökünden sarsılır. Bir zamanlar kaplanların insanları katlettiği o bölge, huzursuzluk, ölüm ve intiharla tanışır yeniden.

Hippivari bir topluluk karşımızda

Kürtaj: Tarihi Bir Aşk Romanı 1966, kendinden yıllarca kaçan, deyim yerindeyse aynadaki aksini tanıyamayacak hale gelmiş bir münzevinin aşk ile yeniden "dış dünyaya" açılmasını anlatıyor. Garip bir kütüphanede (sürprizleri bozmayalım!) üç senedir aralıksız çalışan 30'larının başında bir adam. İlk günden beri kütüphanenin dışına adımını atmamış. Bir gün danışmaya dünyalar güzeli, çekingen bir kadın gelir. Deyim yerindeyse "big bang" yaşanır ve iki güzel beden birbirinin çekim güçlerine kapılır. Vida, Milo'nun Venüs'ünü kıskandıracak derecede çekicidir. Fakat bu alımlılığının, kendisine sürekli dert getirdiğini düşünür. Erkekler, onun içindeki güzelliği görmek yerine iri göğüslerine ve aşık edercesine yaratılmış hatlarına kapılır gider. Oysa bizim kütüphaneci, onun sadece güzel bedenini soymayı değil, ruhunu da soymayı bilir. Tijuana yollarında bir "dışa yolculuk" hikayesi.

Kitap boyunca sürekli aklımda Nick Cave şarkıları çaldı.

Sombrero Bir Japon Romanı ise yazarın herhalde en güzel kitabı. "Hayatta hiçbir şey göründüğü gibi değildir" cümlesiyle hafızama kazınan bu romanda ise iki farklı hikaye anlatılmakta. Japon sevgilisi tarafından terk edilen adam, bir yandan "gökten düşen eksi yirmi dört derecelik bir Sombrero" hakkında hikaye yazmaya çalışırken, diğer yanda ise bu ayrılığın küllerinin izinden gider. Anılar kovalar onu geceler boyu. Siyah saçlarıyla, yanında kedisiyle, geceyi başka bir evde geçiren Japon kadının ise arkasından girişilen bu umutsuz arayıştan haberi yoktur.

Gecenin beraberinde getirdikleri; neşe ve keder.

"Herkes seni kilit altında tutmaya çalışırken inancını koruyabilmek oldukça zor."
(Big Sur'un Güneyli Generali)

Photo courtesy of Corbis
İşte böyle bir adam. 
Rüzgar gibi. 
Su gibi.
Şiir gibi.
Yüzün serinleten, tebessüm ettiren, kalbi ısıtan.

Talihsiz Kadın'da -intihar etmiş birinin evinde yaşadığı, öz kızıyla evliliği yüzünden arasının açıldığı, yakın bir arkadaşının da kanserden öldüğü zamanlarda kaleme aldığı o kitapta- tavuğun biriyle, Hawaii'de fotoğraf çektirmeyi denediğinden söz eder. Sanırım onu bu anısıyla hatırlayacağım daima. Şuan mutludur umarım.

Gönül ister ki, diğer bütün kitaplarını yazayım, fakat uzun yazıları sevmiyorum. Takip etmesi zorlaşıyor. Siz iyisi mi, kitaplarını okuyun ve okutun. Çiçek gibi nesiller lazım bize. Savaştan ve nefretten uzakta büyümüş. Mellon gibi hayalperest olmalılar. Aşık olmalılar. Aşk olmalılar. Verin müziği. Bulutlar ışısın.



27 Şubat 2017 Pazartesi

Ayışığı Gölgesinde Sert Bir Oscar Yazısı


Töreni seyretmedim. Çünkü Akademi Ödülleri bir süredir hiçbir şey ifade etmiyor.

İyi hatırlıyorum, çocukken gazeteden takip ederdim, hangi film ne kazanmış. Sonra televizyonlarda gösterilmeye başlandı. Erken saatlerde kurulur saatler ve tören izlenirdi. Fakat bir iki senedir törene duyduğum ilgide ciddi bir düşüş var. Hatta bu sene nihayet seyretmeyi geçtim, erken kalkıp tweet akışlarını bile kontrol etmedim. Sabah kalktım, kahvaltı etmeden tesadüfen kazananları duydum. Şu kadar merak yoktu. Peki neden ? Ödül törenlerini insanlar eğlencesi için izliyor (yoksa herkes farkında, seçilen o filmlerin, her zaman yılın en iyileri olmadığını-maksat kırmızı halı). Ben de gayet bilincindeyim. Ama maalesef iki senedir eğlence yerini kısır tartışmalara bıraktı.

Geçen seneki siyahi protestosundan ve geçtiğimiz aylarda yapılan Amerika Başkanlık seçimlerinden sonra bu yılki törenin oldukça politik geçeceğini söylemiştim. Moonlight'ın kazanacağını da iddia etmiştim hatta. Herkes La La Land furyasına kapılıp "olmaz öyle bir şey" dese de son kertede haklı çıktım. Ne yazık ki öyle ! 2016 senesinin aday olan filmlerinin neredeyse tamamı ortalamanın altı filmlerdi. Kimse bunu yadsıyamaz herhalde. Akademi'de yarışan filmlerin ezici çoğunluğu sıkıcı filmlerden ibaretti. Hiçbirinden de "aman Tanrım" nidalarıyla çıkmadım. Zootpia hariç (gerçek manada samimi bir anti-ırkçı film).

Evet, La La Land, güzel bir filmdi. Rakiplerine göre. Kazansaydı çok ses etmezdik. Fakat Moonlight? Yapmayın lütfen. Ismarlama bir film olduğu her halinden anlaşılıyor. Denklem hazır. Bir tutam siyahilik, bir tutam eşcinsellik, bir tutam fakirlik... "Toplum dışına itilen ezilmiş insanların hikayesi" tamamdır. Trajedi her zaman satar. Seks gibi. Hikaye mi ? Önemli değil. Yazarız bir şeyler ona. Beş milyonuncu kez anlatınan aynı hikaye. Eh, üslubumuz da pek zayıf. Gene de çaktırmayın. Süsleriz biraz şurasından. Cafcaflı bir sinematografi ekledik. Evet, Moonlight tam olarak bundan ibaret. Afro-Amerikan boykotu sonrası kendi prestijini toplamak, Trump eleştirisi getirerek de Amerikan Rüyası'nın ölmediğini göstermek maksatlı bayrak sallamak... "Demokratlar bunu beğendi" haliyle. Yanında yardımcı erkek oyuncuyu da Müslüman bir adama verdik, oh. Bizden hoşgörülüsü yok dostlar. Hadi bir de İranlı yönetmene yabancı film ödülünü uzatalım ki "vize yasağı"na höt diyelim. Bizden duyarlısı yok. Filmi başa sarıyorum.. Yanlış anlaşılmasın sakın, burada problem LGBT bir filmin yılın filmi seçilmesi, yönetmen Farhadi'nin ödüllendirilmesi veya Müslüman bir adamın yılın aktörü seçilmesi değil ! Bunun politikaya malzeme edilmesi.

Hollywood ve liberal tayfasının son aylarda Müslümanları ve siyahileri hatırlaması tesadüf olamaz. Mesela son 8 yıldır dünyada bir çok yer bombalandı. Yüzlerce, binlerce Müslüman kadın, çocuk öldü. Seslerini duyduk mu ? Hani şimdi New York sokaklarını inletiyorlar ya "hepimiz Müslümanız" diye. Veya "black live matters" gösterilerinde neredeydi bu burjuva aktivistler ? Yine göremedik bir kısımını. İsrail'in yerleşke politikasına ses çıkardılar mı peki ? Gene yoklar. Şimdi kalkmış bazıları, her ne hikmetse, Müslümanları, eşcinselleri ve siyahileri hatırlamış, onlara değer veriyor. Altın kaplama bir heykelcikle ! Bu kendin pişir kendin ye'ciliklere karnımız tok.

Madem insanlık sorunlarına karşı duyarlısınız, madem Trump'ın Amerikan Başkanı olmasını bu kadar istemiyordunuz, o zaman aday olarak Bernie'yi çıkaracaktınız muhterem Demokratlar.

Madem Müslümanları ve kadın haklarını bu kadar benimsiyorsunuz, Suriye ve Libya'nın parçalanmasına, binlerce Müslüman kadının ölümüne ses çıkaracaktınız.

Madem siyahilerin yaşam haklarını bu kadar gönülden savunuyordunuz, o zaman barışçıl ve demokratik siyahi gösterileri destekleyecektiniz.

Şimdi ağlamayın. Heykelciği alkışlamayın. Gerçekçi olun.

Brando'yu hatırlayın. 70'lerde, Godfather'la kazandığı ödülü reddetmişti. Amerikan yerlilerine selam ederek. Yine aynı dönemde Redgrave'i hatırlayın (yukarıdaki resim), İsrail'in politikalarını, bir Yahudi'yi canlandırdığı filmle kazandığı ödülü alırken topa tutmuştu. Gerçek duruş budur işte.

Vanessa Redgrave, Marlon Brando ve Susan Sarandon gibi cesur sanatçılara selam edelim.

Son yılların moda akımı "politik doğruculuk" bir kere de doğru saati gösterse...