Zihnin Arka Sokakları | 60'lar, 70'ler ve 80'ler

"Ve en sonunda göreceğin aşk, verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End) 🎵🐝💕🌻🌍🐾

11 Ocak 2019 Cuma

Sia


Bazı şarkıcılar benle özdeşleşiyor. Sia gibi. Kendisiyle tanışmam 2010 yaz dönemiydi. O zamanlar kendisi şimdiki gibi bir pop süperstarı değildi fakat camiasında tanınan biriydi. 10 Songs sayesinde keşfetmiştim kendisini. Indie müzik yapmasına rağmen caz vokal üslubu ve triphop alışkanlıklarıyla farklı biriydi. Hep geçmiş zaman kullanıyorum dikkatinizi çektiyse. Zira bugünkü Sia bambaşka.

Some People Have Real Problems albümünü dinleyip yorumluyorduk 10 Songs'la. I Go to Sleep ile Sia'ya vurulmuştum. Sonra başka şarkılarını keşfettim. Zaten Breathe Me'sini Six Feet Under'da çalmasından dolayı tanıyordum. Yaz geldi ve We Are Born çıktı. Nasıl sevindik. Alternatif işlerden pop müziğe dümeni kırmıştı ama bildiğiniz kaliteli pop müzikti. Allah'ım bunlar yetmezmiş gibi bir de Madonna şarkısı yorumlamıştı albümde. Pek beğenmemiştim fakat Madonna'ydı ! Nedendir bilinmez, ertesinde kendisi müziği bırakacağını açıkladı. Çok üzüldük çünkü bizler için bir dönemin sesiydi. Benim hayatımın dönüm noktası diyebileceğim zamanlarından biriydi ve Sia fon müziğimdi. İster inanın ister inanmayın bu dönemde Sia yüzünü gösteriyordu. Şimdiki gibi anlamsız esrarengiz işlere girmiyordu. Yok peruktu yok dansçı kızdı.


Titanium teklisiyle birlikte şarkı sözü yazarlığından tekrar sahalara döndü ve o günden sonra şarkı yazdığı pop şarkıcılarına dönüşmeye başladı. Wild Ones, She Wolf derken kendisini her yerde görmeye başladık. Tekliler halinde. Aslında buraya kadar saydığım şarkılar kaliteli işlerdi. Fakat 2014'te çıkardığı ve onu ünlü yapan 1000 Forms of Fear için aynısını söyleyemem. Doğrudur, herkes sevdi, fakat ben nedense ısınamadım. Hala da çok dinlemem. Zira yaptığı tam manasıyla piyasa işi poptu. Dahası sesini kullanmasını bilen ve yorumunu şarkıya katan bir sanatçıdan alelade bir pop yıldızına dönüştü. Ne okusam tutuyor fikri kendinde yer etti muhtemelen ve olur olmaz her şarkıyı okur oldu. Chandelier'a alışmam bile üç dört seneyi buldu ki Haneke'nin filminde geçen komik sahne yüzünden şarkıyı bugün sempatik buluyorum. O sahne olmasa muhtemelen yine dinlemezdim.

Umudum kırılırken This is Acting albümü birazcık da olsa sevindirdi. En azından içinde Alive, Bird Set Free ve One Million Bullets gibi sesini eski günlerdeki kadar iyi kullanabildiği şarkılar vardı. Altyapıları da önceki albüme oranla daha olgun. Yine de 2010 öncesi Sia'nın yerinde yeller esiyor.
 

O günden bugüne kaydettiği ve orada burada karşımıza çıkan tekliler içinde beni heyecanlandıranlar Free Me, My Love, I'm Still Here ve Angel By The Wings diyebilirim.

Tüm bu itici "gizemlilik" çabaları, birbirinin aynısı pop şarkıları, hiç sempatik bulmadığım dansçı kızla oluşturduğu işbirliği ve medyadan kaçarken tam aksine o medyanın malzemesine dönüşmesi eski güzel günleri yok saymamı gerektirmiyor aslında. Keza bazı şarkıcılar vardır sizin hayatınızı kurtarır. Sia benim hayatımı kurtarmadı. Fakat önemli bir dönemeçte yol arkadaşımdı. Bu nedenle de onu hala seviyorum. Her şeye rağmen dinliyorum. Zihnin dinlediği Sia şarkıları neler derseniz buyrun buradan yakın. Tanıdığınız popçu Sia'nın aksine inanılmaz alternatif işler duyacaksınız burada.



Not: Yeni kurduğu süper grup LSD'yi de sevemedim. 2010'ların Sia'sını ayıla bayıla dinleyen kitle için güzel gelmesi çok anlaşılır. Fakat ben hala 2008'e dönmenin düşlerindeyim.

31 Aralık 2018 Pazartesi

Mutlu Yıllar


"Gerçek gezginler yalnızca çıkıp gidenlerdir. Sadece çıkıp gitmek için.
Balonları andıran hafif yürekleriyle. Kaderlerine sırt çevirmezler ve hiç bilmezler,
Neden 'hadi!' diye durmadan sayıkladıklarını."
- Charles Baudelaire (Le Voyage)

Güzel bir seneydi diyebilirim. Konserler açısından özellikle iyiydi.
Yılın en iyi konseri Nick Cave & the Bad Seeds'ten geldi. Nefessiz seyrettik.
Eivør da yılın sürpriziydi. Karnımızda minik kelebekler uçuştu onu izlerken.
Bir de ucundan ıskaladıklarımız var ki hiç hatırlatmayın.

Kadınlardan kazık yeme dalında Oscar Ödülü verilseydi bu sene sahibi ben olurdum muhakak.
Gelen vurdu giden vurdu.
Yüzümü sadece hemcinslerim güldürdü, teşekkürler.
Önümüzdeki 365 günde kadınlar benim için daha şefkatli olursa sevinirim. Duyrulur.

Sinemaya gitmediğim bir seneydi. İnanın abartmıyorum. Üç veya dört defa gitmişsem gitmişimdir.
A Quiet Place ve La nuit a dévoré le monde izlerken zevk aldıklarım.
Festival mestival katılmadım.
Bu ülkede öyle şeyler hoşuma gitmiyor. Fahiş bilet fiyatları ve rahatsızlık veren seyirci kitlesi.

Aslında hayatımın en yalnız senesiydi diyebilirim ama o kadar çok şey doldurmuşum ki aralara...
Hiçbir şey hissetmedim diyebilirim.
Bazı insanları defterimden çıkardım. Yenilerini ekledim.
Çok eğlendiğim nadir anlar yaşadım bu sene. Özele girmiyorum. Fakat iyiydi. Mutlu olduk.

Aşık olmanın eşiğine geldim. Düşmesek bari.
Ben hep Hindistan'da gerçek aşkı bulacağımı düşünürdüm. Kim bilir.
Ne biçim işler bunlar. Ne zaman ne olacağı belli olmuyor.
Bir de bakmışsınız yarın düğün tarihimi paylaşıyorum. Hayaller hayatlar.

Geceyarısı diskomuza hoşgeldiniz müzikseverler. Mylène Farmer'la geceyi taçlandırıyoruz.
En büyük Frankofon şarkıcı kendisidir bugünün dünyasında. Kim kaldı zaten geriye?
İyilerden kaçı kaldı bugün? Yarın bugünden daha mı iyi daha mı kötü olacak bilemiyoruz.
Fakat yaşıyoruz. Umutluyuz. Disko disko bir hayat olması dileğiyle. Disko!


29 Aralık 2018 Cumartesi

Nice Senelere

Photo courtesy of David Redfurn (1975)

Aşık olduğum kadınlardan biri Marianne Faithfull. Sayfamı yakından takip eden herkes biliyor bu aşkı. 1960'larda The Rolling Stones kontenjanından girdiği müzik dünyasında geçirdiği her çeşit sarsıntıya rağmen hayatta kalan, dönemdaşlarının aksine kariyerinde kalitesini her daim yükselten, müthiş çekici bir kadın. Tensel bir çekim mi, ruhani bir şeyler mi, emin olamıyorsunuz. Tek bildiğim kendisinin şarkılarını dinlerken heyecanlandığım, hüzünlendiğim, öfkelendiğim, gülümsediğim.

Patti Smith, Tina Turner, Joan Baez, Joni Mitchell, Grace Slick gibi rock yıldızı hemcinslerinden onu ayıran bu mistisizmi. Stevie Nicks için cadı tabiri kullanılsa da rock müziğin cadısı Faithfull'dur. Çatlak sesiyle, her daim sigara dumanının arkasında asılı duran gözleriyle, güçlü duruşuyla her zaman takdir edilesi bir dev. Kışkırtıcı derecede çekiciliği, zarifliği, söz yazarlığı, vurdumduymaz haliyle müthiş bir yıldız kendisi. Nico ile Marianne değerleri anlaşılamayan büyük sanatçılar.

Tanrı'ya şükretmeliyiz. Kendisini yetmişli yıllarda kaybedebilirdik. Kötü alışkanlıkların bataklığında kaybolmuş durumda sokaklarda yatıyordu çünkü. Öncesinde yaşadığı şeylerin ağırlığıyla ezilebilirdi. Mick Jagger'la olan bebeklerini düşük yapması, basının kendisine fahişe demesi, intihar teşebbüsleri, günlerce içinden çıkamadığı koma, dilediği şarkıları kaydedemesi ve sonunda oğlunun velayetini kaybetmesi.

Courtesy of Dennis Morris

Uçurumdan çıkıp bu noktaya tekrar yükselmesi film senaryosu edilebilecek örneklerden. Bugün kendisi iyi ki şeytanlarından kurtuldu ve birbirinden kaliteli kayıtlar doldurmakta. İngiltere'de veya Amerika'da değil Paris'te yaşamayı seçti. Hem kendisi memnun hem de bizler. Vagabond Ways, Give My Love to London, Kissin' Time, Horses and High Heels, Before the Poison, Negative Capability hatta Broken English ve A Child's Adventure da bu türbulanslı dönemin ertesinde. Onu ayağa kaldıran kaydı Broken English olmuştu. Hiç şüphesiz. Ne müthiş albümdür ama ! En iyi kayıtlarını dibe vuruşunun ertesinde kaydetmesi bir tesaüf müdür bir mucize midir bilinmez.

Courtesy of Claude Gassian

Bu kadının hayatımdaki yerini galiba hiçbir zaman dürüstçe yazamayacağım. En iyisi bugün 72. doğumgünü sevdiğim bir şarkısıyla kutlamak. Kelimeler bazen anlamsız oluyor. Gözleri kapatıp keyfini çıkarın. Faithfull'un şarkılarını ilk defa dinlemek için neler vermezdim. Nasıl bir keyiftir dostlar. O eşsiz tanışma sahnesi. İlk deneyim. İlkler asla unutulmaz.


20 Aralık 2018 Perşembe

Bugün Türk Sinemasının Yeri


Of of. Aman yarabbi. Bol polemikli, hararetli bir yazı olacak. Herkes dil altı ilaçlarını hazırlasın. Tansiyonlar fırlayacak, şekerler oynayacak, taşikardiler atacak. Göz gözü görmeyecek. A yok artık. Şaka yapıyorum. Kimse heyecanlanmayacak. Fakat eleştiri dozu yüksek olacak söyleyeceklerimin.

Şimdi yaklaşık bir on senedir böbürdenip duruyoruz, "efendim Türk sineması aldı başını gitti artık". Şu kadar gişemiz var, bu kadar festival ödülü alan filmlerimiz. Doğrudur, Avrupa'da özellikle çok başarılı filmlerimiz var girdikleri festivallerde ödülleri toplayan. Fakat genel bir bakışla ne görüyorsunuz Türk sinemasında ? Gördüklerimi sıralayayım:

- Yaza doğru çekimleri başlayan birbirinin tıpatıp aynısı olan aşk filmleri (çoğunlukla da başrollerinde dönemin meşhur şarkıcıları veya ekran yüzleri bulunur).

Bu tarz filmleri seyretmiyorum zira bana hiçbir şey katmıyor. Romantik filmlere karşı değilim. Eğer işçiliği değerliyse zaten o film seyredilir. Çok görüyoruz Batı'da öylelerini. Senaryosu veya kadrosu yeni bir şey vadetmese de öyle bir şekilde işleniyor ki kendini izletiyor. Zaten bu tarz filmleri izlerken de hayatın anlamını aramazsınız. Tek dileğiniz şuranızın kıpırdaması. Bizim filmlerimizi izlerken bir ceset edasıyla seyrediyorum. Ne kalbim atıyor ne kanım kaynıyor. Mortu çekiyorum.

- Uzaklara bakmalı, 15 dakika boyunca konuşma geçmeyen festival gediklileri.

Bu alanda gerçekten kendimizi ilerlettik. İtirazım yok. Fakat şöyle bir tehlike görüyorum sanki, bir yerden sonra herkes Nuri Bilge olmaya çalışıyor, herkes sessizliği bir araç olarak kullanıyor (ki kendisi bile artık diyalog yazar oldu). Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum. Ben türün giderek kendini nefessiz bıraktığını düşünüyorum. Alanlarını daralttı. Durdurulamaz bir Rus sineması öykünmesi, Avrupa'da bile geçerliliğini yitiren bir takım arthouse anlayışlarını zoraki kullanılması , vs. Sanat filmi demek sadece sessizce durup yakın plan çekim yapmak olmasa gerek. Üzülerek söylemem lazım, bu ülke hala Antonioni'sini çıkaramadı. Herkes Tarkovsky veya Bergman olmak istiyor. Fellini filmlerine imrenen yok. Kaldı ki bu alanda en yüksek mertebeye ulaşsak dahi sinema sadece böyle filmler demek değil.

- İnli cinli, höbelekli gulyabanili teolojik temelli korku filmleri.

Müsadenizle korku sineması hakkında konuşacak bir hakkım olduğunu düşünüyorum. Zira beşikten mezara bir korku sevdalısıyım. Bilen bilir. Yüzlerce korku filmi izledim. Korku romanları okudum, okuyorum. Bizdeki cin temalı yeni anlayışı aslında başlarda yadırgamıyordum. Çünkü Uzakdoğu toplumları da dini temalı korku filmleri çeker genelde. Biz de fikri bakımdan Doğu'ya yakın olduğumuz için bu durumu anlayabiliyorum. Fakat bir tür neredeyse buraya hapsoldu. Kimse başka alt türlerde eserler vermiyor. Satıyor diye herkes varını yoğunu ine cine gömdü. Kış kış cinler kış kış yallah cinler yallah.

* * *

Şimdi dördüncü bir tür aklınıza geliyor mu acaba? Ben bilmiyorum. Aksiyon filmi çekilmiyor, bilimkurgu çekilmiyor, biyografi çekilmiyor (tek tük örnekleri hariç), macera çekilmiyor, suç türünde filmler çekilmiyor. Sonra da herkes seviniyor sinemamız ilerliyor hobaley ley. Biz sadece uzağa bakmalı ve üç harfligiller sinemasını besledik. Gerisi Allahlık. Komedi filmlerimizin de bir çoğu hakaret veya lise çağında bıraktığımız espri anlayışlarından ibaret.


18 Aralık 2018 Salı

Erotik Siteler ve Ufolar


Yine çılgınız.

Sayfamın istatistiklerine bakıyordum az önce. İnanılmaz sonuçlar var dostlar.
Sayfama başvuran siteleri paylaşayım.


Blogspot uzantılı sayfaları biliyorum. Çoğunu tanıyorum. 
Fakat bir numaradaki de kim ola? 
Dedim ve hemen tıkladım. Karşıma çıkan şey güldürdü.
Hazır mısınız? "Ketum olun".


Çiçek ve kelebek benden.
Yıllardır erotik sözcüklerin sayfamda arandığını biliyordum.
Hatta paylaşmıştım. Gülmüştük (töbe yarabbim).
Şimdi de bu. Nasıl oluyor anlamıyorum valla.
Blogum geceleri neye dönüşüyor biz yokken?

Sonra bir de kitlemdeki "bilinmeyen bölge" sorunsalı var.


Üç aydır zirveye oynuyor bu bölge. Neresi ise... 
Uzaylılar mı takibe aldı acaba beni? Peki erotik sitelerin alakası?
Müzik blogu diye kurduk astral Emmanuelle filmine döndük.
Zihin istifa.

Oyuncak ayı gibi şarkı. Tut sarıl.