60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

Geçmişin ve geleceğin bugünü öldürmesin izin verme. Zıvanadan çıkmış dünyada yola çıkmalı !

7 Aralık 2016 Çarşamba

Yılın En İyi Filmleri



Gene ben. Nedense şimdi Butters'ı hatırladım.

Yılın ilk sene sonu listesinde sıra. Bu yıl çeşitli nedenlerden ötürü pek fazla film seyredemedim, puanladıklarımı sayınca altmış küsür civarı film izleyebilmişim. Ne gam ! Zaten bu sene beni heyecanlandıran filmlerin de sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Merak edip de vizyonda kaçırdığım Arrival var sadece. Onun dışında yılın en çok konuşulan filmlerini vizyona girdiği kadarıyla (veya festivallerden) takip ettim. Çok da keyif alamadım. Bu filmler içinde bana en çok keyif verenler şu şekildeydi:

1) LOUDER THAN BOMBS












Adını The Smiths albümü Louder Than Bombs'tan alan film hakkında ne yazmam gerektiğini bilmiyorum tam olarak; çünkü filmi izlediğim gece uykularım kaçtı, sabaha kadar hiçbir şey yapamadım ve öylece durakladım. Hançer gibi saplandı yüreğime. İntihar eden annenin geride bıraktığı iki çocukla babanlarının yaşadığı travmaları anlatan film depresyon, melankoli, savaşlar, bunalım, dünyanın kötü gidişatı, işlevini yitiren aile, ergenlik gibi "popüler sorunlar"dan yola çıkıyor ve seyirciyi karanlığın ortasında yapayalnız bırakıveriyor. Filme dair hislerimi en iyi paylaşan kişi Ekşi Sözlük yazarı Dolls olmuş, kulak verelim:

"Hiçbir yere ait hissedememek... Dönmek istemek, ama dönememek. Gitmek istemek, ama gidememek, kalmak istemek ama kalamamak. 'Bu son... bu son...' diye diye temelli konamamak hiçbir dala. Sıkıştığını hissettiğin bu yerler arasında, bitmek bilmeyen yollar yapmak kendine sonra. Gittiğin ve döndüğün yerlerde, sana daha az yer kaldığını hissetmek git gide, varlığına daha az ihtiyaç olduğunu anlamak, nefes alabilmek için daha az havaya, görebilmek için daha az alana, sahip olduğunu farketmek. 

Ne oraya, ne de buraya yetememek, daha da önemlisi yetişememek, ve daha daha önemlisi sığamamak, sığınamamak... Üzülerek söylemeliyim ki; sevginin çözemediği şeyler büyüyor bazen içimizde. Çok sevmenin dahi üstesinden gelemediği şeyler. Bunlar öyle şeyler ki; sonunda bize yaptığı, yanıbaşımızda patlayan bir bombadan çok daha yaralayıcı olabiliyor..."

Şu yazılanları tam olarak anlamak için ve filmi sevebilmek için bir takım şeyleri yaşamak gerekiyor. Yaşayanlar içinse bu film "sessiz bir çığlık" adeta.


_____________________________________________________________________________

2) LOVE












Bu film için porno yakıştırmasında bulunanlar aslında bir nebze olsun haklılar. Filmin başlığı her ne kadar Aşk olsa da aşkın sadece fiziksel/kimyasal sularında gezilmiş. Gaspar Noé gibi "çatlak" bir adam kamera gerisinde olunca bu kimyasal reaksiyonlar yerini orgazmik patlamalara bırakmış. Üç boyutlu gözlüklerini takmış seyircilere hınzırlıklar planlayan bu softcore pornoyu festivalde izlediğim gün çok fazla sayıda seyirciyi kaybettik. İnsanlar akın akın orayı terkettiler. Ben sonuna kadar izledim ve çok da beğendim. Çünkü aşkın fiziksel karşılığı tam olarak da bu. Johnny Cash'in dediği gibi, aşk adeta alevden halkadır, içine düşersin ve yanarsın. Noé aşkın yanına yalnızlık temasını da ekleyince çok güçlü melankolik bir hava yakalamış; harika müziklerle de (disko sahnesinde çalan ve ufak gözyaşları dökmeme neden olan Pink Floyd - Is There Anybody Out There, ateşli sevişme sahnesinde patlayan Funkadelic klasiği Margot Brain ve gece kulübünde çalan John Carpenter gibi) bu yalnızlık ateşini körüklemiş. Filmin son sahnesinde yüreği burkulmayan var mıdır acaba ?
_____________________________________________________________________________

3) SWISS ARMY MAN












Yılın diğer melankoli filmi. Ama bu film öncüllerine göre daha umutlu. Hatta kimi zaman sulu bile denebilir. İlk yirmi dakikasına katlanabilirseniz sizleri çok güzel şeyler bekliyor ama tüm o osuruk muhabbetlerinin bizleri dostluk, karşılıksız sevgi ve yalnızlık gibi konulara taşıyacağını nereden öngörebilirdik zaten ? "Bilge ceset" rolüyle, bendeki kredisi sıfır olan Daniel Radcliffe, bu filmde gözüme girmeyi başarıyor ve performansı karşısında şapka çıkarıyorum. Etrafımız arkadaştan geçilmiyor fakat sahi kaçına gözü kapalı kendinizi emanet edebilirsiniz ? Kaçıyla her şeyinizi paylaşabilirsiniz ? Her gün otobüste uzaktan seyrettiğiniz o güzel kıza kaçınız cesaretini toplayıp açılabildi ki ? Yalnızlık ve gerçeklerden kaçmak bizleri şizofreniden başka yere taşımıyor dostlar. Sevelim, sevilelim. Bir ölüden "hayata dair" tespitler dinlemek zorunda kalmayalım.
_____________________________________________________________________________

4) CAROL












Konu oyuncu kredilerden açılmışken, benden her daim limitsiz çek almaya hak kazanan aktrislerden biri olan Cate Blanchett, her zamanki gibi soğuk, asil ve alabildiğine zarif. Bu sefer de kendisinden yaşça küçük olan ve dükkanda çalışan genç kıza aşk besleyen orta yaşlı varlıklı bir kadın rolünde izliyoruz kendisini. Renkleriyle, müzikleriyle ve duygularıyla yılın en buğulu aşk filmi.
_____________________________________________________________________________

5) YOUTH










Tekrardan Sorrentino'yla hayat yollarındayız. İtalya sınırlarını geçmişiz artık ve İsviçre dağlarında ölümü bekliyoruz. Bir adım mesafede ölüm. Ama direniyoruz. Her şeye rağmen yaşıyoruz. Gençlik yanıbaşımızda. Müzik doğada. Hepsi birden o son adımı atmamıza mâni oluyorlar.
_____________________________________________________________________________
  
6) GOKSUNG













Korku filmlerini sıralayacağım listemde (*) filme dair açıklayıcı bir yorumum olacak. Fakat şimdilik bu kadarıyla yetinmek durumundayız. Yabancı korkusu ve dinler üzerine etkileyici bir film. 155 dakika boyunca diken üstünde oturtuyor. *liste Aralık sonunda - Nocturnal Animals'ı bekliyorum
_____________________________________________________________________________

 7) HELL OR HIGH WATER












Hala Donald Trump nasıl seçimi kazandı diyenler varsa bu filmi seyretsin. Bir nebze olsun sorularına yanıt bulacaklar. Orta sınıfın çökmeye yaklaşması, sermayenin her Allah'ın günü alt gelir grubunu sömürmesi, artan işsizlik ve diğer ekonomik problemlerin westernvari yaklaşımla sinema perdesine taşınması. Güney'in çorak toprakları, sarkık bıyıklar, kemerde tabancalar, sıkılan dişler, açılan biralar, soyulan bankalar ve pusuya yatan cengaver polisler. Tüm bu resme Warren Ellis ile Nick Cave'in şarkılarını da ekleyin, soluksuz seyredilecek bir film adeta, Jeff Bridges'i çok özledik.
_____________________________________________________________________________

8) ZOOTOPIA












Çocukları hem düşündüren hem eğlendiren yapımlar genelde Pixar Stüdyosu'ndan gelirdi fakat Walt Disney bu defa atılım yaptı. Bu sene de yıl sonu listeme bir animasyon filmi ekledim çünkü bu tarz filmlerin hem yetişkinler hem de çocukları tarafından izlenmesi gerektiğine inanıyorum. Bu filmi izleyen ve mesajları anlayan nesiller gerek. Yabancı düşmanlığının ne kadar temelsiz olduğunu, tüm hayvanların (insanların) özünde eşit olduklarını, dış görünüşün insanları yanıltabildiğini, sevginin gücünü ve yardımlaşmanın önemini vurgulayan bu filmi listeme koymamazlık edemem.
_____________________________________________________________________________

9) THE NICE GUYS












Hani derler ya gülmekten öldüm diye, bu film gerçekten nefes almamı zorlaştırdı, çünkü gülmekten nefes almaya vakit bulamadım. Espriler yerinde. Kadro iyi. Russell Crowe var, Ryan Gosling var. Kim Basinger da cabası.. Yetmişlerde geçiyor. Film süresince çalan müzikler de efsane (The Temptations, Kool & The Gang, Bee Gees, KISS,... ). Kıyafetler renkli. Daha ne ? Kıyak film.
_____________________________________________________________________________


 10) CAPTAIN AMERICA: CIVIL WAR












Süperkahraman filmlerini yıl sonu listelerde görmeyi aslında pek sevmem. Ama Marvel çıtayı öyle bir yükseltti ki tüm bunlara kayıtsız duramazdım. DC sıkıcı filmlerle oyalanadursun (Suicide Squad faciası), burada süperkahramanlar biribirlerine girdiler. Fakay öyle "ahenkli", öyle "ihtişamlı" kavga ediyorlar ki, tüm bu hengame sonucunda güzel bir ürün veriyor. Tarafımız belli. #TeamCap

5 Aralık 2016 Pazartesi

Unutmabeni Çiçekleri


In the Mood for Love filmini seyretmeyen yoktur herhalde ?

Wong Kar wai'nin en meşhur filmlerinden biri. Aynı zamanda Güney Kore sinemasının da başyapıtlarından.

Peki bu filmin ilham kaynakları neydi derseniz bir tanesi Bryan Ferry'nin I'm in the Mood for Love şarkısıydı ki filmin ismi de zaten buradan geliyor. Ne büyük olay ama. Kendisi ve şarkısı sadece bu filmi etkilemekle kalmadı, yıllarca beni de etkiledi. Etkiliyor ve etkileyecek. Rock müzik aleminin en afili abisi Bryan Ferry'i kıskandığımı her zaman söyledim burada.

Nasıl ki bana göre dünyanın en tutku dolu romanı, bir D.H.Lawrence klasiği olan Lady Chatterley'in Sevgilisi ise, en tutkulu vokallerinden biri de şüphesiz Bryan Ferry'dir.

Morrissey ve Elvis Presley'le beraber sahnelerin gördüğü en karizmatik adam Ferry'nin glam rockla sanatı harmanladığı müthiş Roxy Music günleri haricindeki solo çalışmalarını da çok seviyorum. Daha öncesinde bahsetmiştim ilgimden.


Bildiğiniz üzere kendisi bir nevi 1970 model bir Fitzgerald karakteri. Jay Gatsby'den nesi eksik ? Şık giyinir, konserlerinde ve albüm çekimlerinde dönemin en gözde mankenleriyle çalışır. Parti adamıdır. Sis dolu vokaliyle adeta modern Kazanova'dır. Yabancıların deyimiyle bir ladies' man. İmajı, sahnedeki figürleri ve duruşuyla her zaman idollerimden biri. Hayatta olan son rock efsanelerinden. Birer ikişer efsaneleri uğurladığımız uğursuz günlerde kendisini yeniden anmak istedim. Kendisi hakkında yazmaktan sıkılmadım. Aşk dolu ve buğulu şarkılarının hakkını verelim sadece. Fakat bu gece söz tamamen kendisinin. Loop de li!

"'Çiçekler, yağmur kar demeden dışarıdalar hep,' dedi adam. 'Bir evleri yok.'
'Bir kulübeleri bile yok!' diye mırıldandı Connie.
Adam sakin parmaklarıyla Venüs tepesindeki hoş kahverengi tüy yumağının içine birkaç unutmabeni çiçeği yerleştirdi.
'İşte!' dedi adam. 'Unutmabeni çiçekleri şimdi doğru yerde!'"

(Can Yayınları, 2012. Çev: Meram Arvas)

 

30 Kasım 2016 Çarşamba

Obua Konçertosu ve Yağmurlu Ankara Sabahı


Bugün de leş gibi.

Dün geceki yangın faciası, bu sabah babacan Erdal Tosun'un ölüm haberi. Kabus gibi bir sene !

Fakat biter mi hiç ? Mesaj geldi, bir arkadaşım psikiyatri kliniğine yatacakmış birazdan. Diğer arkadaşımsa kardiyolojiden geçmiş neyse ki. Ciddi bir problem yokmuş. Neye sevineyim hangisine üzüleyim bilemiyorum artık. Hala işsizim bu arada. Harika yani. Tahtalarım eksik, işim yok. Arkadaşlarım hasta. Ülkede her gün felaketler yaşanıyor, yangınlar, heyelanlar, terör, tecavüz, cinayet.. Yanı başımızda bir millet yok oluyor. Başlarında diktatör, tepede emperyalist savaş uçakları. Şehirleri bombalanıyor. Hastaneler vuruluyor. Evler yıkılıyor. Avrupa'ya kaçmayı deniyorlar. Akın akın. Boğuluyorlar. Tellere takılıyorlar. Soğukta donuyorlar. Ne Avrupa'nın ne de kimsenin ruhu duymuyor. Gözler kapalı, gönüller kapalı. Bu hesabı takip edin, gerçeklerle delirin.
Son Kasım yazımdı bu. Umarım Aralık'ta daha güzel şeylerden konuşuruz ve ben de artık kendi problemlerimi yola koyarım. Gerçekten sıkıldım bayık şeyler yazmaktan affedin. Aslında kendi içdünyamda daha iyiyim. Nankör değilim. Geçen haftaya göre bugün daha katlanılır. Fakat dış dünyaya bakıyorum, ölüm, hastalık, tecavüz ve savaşlar ! Kimseler ölmesin, herkes iyi olsun istiyorum. Çok mu ? Ne olmuş yani büyük adam olamadıksa, hayallerimizi satmadık ya.


"En iyilerimizi kaybettik ve dayanamadığım bir şarkı takıldı kafama, obua konçertosu
 Tek yapabildiğim içmek, dostlar... Bizden öncekiler, denediler, içlendiler ve ölüp gittiler
Ve onların sırası bana geçti, döner hep, 
Ritim döner durur, yaşamın ritimi."

27 Kasım 2016 Pazar

Caz Yaptım


Merak etmeyin başınızı ağrıtmayacağım. Bugün sadece müzik olacak, mutlu pazarlar.

"Ev hasreti çekerek, yorgun argın, koca şehirde tek başına.
Neden herkes bana acımak zorunda ?
Gece çöküyor üstümüze ve ben özlüyorum Virginia'yı." - When It's Sleepy Time Down South

"Birazcık acıdan sonra çifte mutluluk gelir.
Gökkuşağını istiyorsan,
Yağmurda ıslanmalısın." - If You Want the Rainbow

"Hiç kimse umursamazken ve telefonun asla çalmazken,
Hiç bitmeyecek gibi gelir geceler, ağlayan bir çocuk gibisindir
Ve kimse ağlamanı duymaz.
Sen ölmeye yakın kayan bir yıldız gibisindir 
Ve halin ölmeye devam eder gibidir."  - When No One Cares

"Şu gülünç dünya, onlar için yaşadığın hayallerine gülüp geçebilir,
Eğer yenildiysen sükut et, hissedemeyen bir dünyada,
Sana acıyan çıkmayacaktır, kendine sakla, kendine ağla." - This Funny World

24 Kasım 2016 Perşembe

Zelda, Son Dansı Bana Ayırır Mısın?


Rahatladım sanırım.

Çünkü uzun zamandan sonra erken uyanıp kahvaltımı ettim.
Çünkü bir kamyon dolusu kitap aldım.
Çünkü o sırada kitapçıda Elvis Presley'den Always On My Mind çalıyordu, sonrasında Bob Dylan.
Sonra yine Elvis'ten bir şarkı daha.

Bu kadar da basit mutlu olmam. Kitaplar ve Elvis şarkıları. Sabah sabah mutluluktan ağlayasım geldi. İnsanlar bakacak diye sustum. Yenileri araştırdım. Ne kadar çok okunması gereken kitap var ya. Fani olmanın kötü tarafları. Zamanlar kısıtlı. Ne önemi var ki ? Morrissey'in dediği gib zaten, "öldüğümüz zamanl öleceğiz". Pek de bir kıymeti yok aklımızın kitaplarda kalmasında.

Hiçbiriniz de çıkıp "sevgili Zelda"nın kitabı yayınlandı demedi bana. Fitzgeraldgillerin diğer yarısının kaleme aldığı tek kitap olan Son Valsi Bana Sakla nihayet çevrilmiş. Neyse eyvallah. Güzel oldu.

Valla kitabın ne anlattığına da fazla bakmadım hiç, satın alıverdim. Hiç umrumda değil yani. Fitzgeraldlardan biri yazdıysa okurum. Görkemli kaybedenlerin edebiyatı resmen. F.Scott'ın kitaplarındaki şu fikrin oldukça hayranıyım, "fakir de olsan zengin de, günün sonunda yalnız kalacaksın, terk edileceksin ve ölümle sefalet seni bulacak". Tabii böylesi fikirleri çok dillendirmemek lazım. Sonunda Fitzgerald çifti de bahsettiği korkunçluklarla veda ettiler hayata. Birisi akıl hastanesinde yanarak, diğeri sarhoş bir halde can verdi. Tanımasam da çok sevdiğim ve kederli sonlarına üzüldüğüm bir çift. Nedense gerçek aşkı sadece onlar yaşamış gibi hissediyorum. Onca çalkantıya rağmen tutunabilmişler. Hayata tutunamayanlar, birbirlerine sarılmışlar.


Resimdeki hikayeyi istiyorum ben. Sonunu değil, en başını; mutlu günlerini. Zelda, Scott ve çocukları ellerini tutmuşlar, bir yılbaşı ağacıyla takılıyorlar. Bu vals hiç durmasın. Dans hiç bitmesin istiyorum. Hep dans edelim soluksuz. Mutlu bir sabah dansı hak ediyor. Tıpkı bu sabah gibi.

Leonard Cohen'in son performansı. Bu şarkıyla Yeni Zelanda'da veda etmişti tüm sevenlerine. Zarif bir vedaydı onunki.