60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

30 Haziran 2017 Cuma

Rengarenk ve Sıcacık Bir Afrika Ülkesi


"Ve böylece, kumdan inşa edilen kaleler denizde yıkılırlar, nihayetinde." - Jimi Hendrix

Bazen hayatın el frenini yolun ortasında çekmek gerekiyor. Takla mı atarsınız, yoksa hayatta mı kalırsınız, bilmiyorum. Fakat benim son iki ayda yaptığım şey bu oldu. Yokuş aşağı giderken bir şeyler denedim. Üç beş kere devrildim. Bugün ise dünden iyi. Sanırım kafamı "önemsiz" şeylerle doldurmam gerekiyormuş. En azından şeytanlarımdan arınabilmek için yapmalıymışım. Geç bile kaldım denebilir. Huzuru -şimdilik- Mağrip'te buldum. "Kumdan kalelerim"in üstüne yağmayın.

Casablanca (1942)'yı herkes izlemiştir sanırım. Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman. İzlediğimden beri şehrin ismi çekici gelir bana nedense. Hayli melodik.


Yaklaşık beş saatlik bir uçuşun ardından V. Muhammed Havalimanı'na iniş yaparken kafamda "çocukluk aşkı"mın gerçek hayatta nasıl bir şehir olduğu sorusu dönüp dolaşıyordu. Acaba gerçekten büyüleyici miydi, yoksa tamamen filmin bizde uyandırdığı duygu muydu, merak içindeydim. Uzun ve hayli yavaş ilerleyen pasaport kuyruğundan sonra güleryüzlü bir karşılamayla (Fas halkı Türkiye'den gelenlere karşı ilginç bir sevgi besliyor--buna inanın) şehre doğru ilerlemeye başladım. Ömrümde ilk defa Kuzey Afrika'ya geldiğim için meşhur sıcağıyla ilk tanışmam da hayli olaylı oldu. Kuru sıcağı görür görmez "acaba bu seyahati tamamlayabilecek miyim Zihin" dedim istemsizce. Hiç de problem olmadı. Tam aksine, ülkenin havasını çok sevdim (özellikle ilerisinde bahsedeceğim Essaouira'nın). Sadece bir gün kafama güneş geçti fakat o kadar olur. Devam etmeden, kafalarda ister istemez oluşan bazı önyargıların (hijyen, güvenlik, vs.) da ziyaret sırasında rahatlıkla kırıldığını söyleyebilirim. Her sokağın çok güvenli olduğunu iddia etmesem de genel olarak gayet rahat ve turistik bir ülke olduğunu gördüm. Emin olun, yanlış bir şeyler yapmazsanız, bu güzel ülkede kötü bir şeyin başınıza geleceğini sanmam. Kendimi sürekli garip şekilde güvende hissettim. Yemekler ve temizlik konusunda da çok takılmazsanız problem yaşamazsınız. Avrupa dışında nereye gitseniz "farklı" bir tabloyla karşılaşacağınızı ve bunun da gayet doğal olduğunu aklınızın köşesinde tutun. Rahat ama temkinli olmakta fayda var.

Şehre dönersem, ilk söylemem gereken şey, felaket bir trafiği var. İstanbul'la yarışacak düzeyde hatta. Dakikalarca bekleyebilirsiniz. Fakat kıymetini bilin derim, çünkü her şehirde bu kadar trafik kuralına uyulduğunu görmedim. Herkes gibi benim de Kazablanka denince aklıma ünlü II. Hasan Cami'si geliyor. Eş zamanlı yüz binden fazla insanın ibadetini gerçekleştirebildiği bu görkemli caminin avlusunu gezerken bir yandan soluklanmak bir yandan da Fas kültürünü tanımak iyi bir fırsat. Her bir köşesinin özenle işlendiği bu görkemli yapı, ne yazık ki bakımsız bir iç mekana sahip, ne hazin. Mimari olarak hayli afili olmasına rağmen cami içerisindeki rutubet probleminin çözülebilmesi ve eski halıların da bakım görmesi böyle bir mekana daha çok yakışırdı eminim. Müslüman olduğunuzu görevliye bildirirseniz, ayakabılarınızı girişten temin edeceğiniz fileye koyarak, namaz vaktinde caminin içini rahatlıkla gezebilir ve dilerseniz ibadetinizi yapabilirsiniz. Okyanusun yanıbaşındaki bir ibadethaneyi gezmek insana huzur veriyor diyebilirim.

TripAdvisor sitesinin önerdiği ibadethanelerden biri de Notre Dame de Lourdes. İtalya'da birbirinden ihtişamlı kiliseler gezmeme rağmen sanırım buradaki kilise vitrayları kadar "dehşet verici"sini hiç görmemiştim. Kesinlikle farklı bir havası var diyebilirim. Çok büyük bir yapı olmamasına rağmen etkileyici bence. Yüz yıllık telefonumla iç mekanda çektiğim resimler pek iyi çıkmadığı için paylaşamıyorum fakat o muazzam atmosferi görmek için buraya. L'Eglise du Sacre-Coeur de görülmesi gereken yerlerden biri fakat yolunu bulup da gidemedim.

Çarşı pazar gezmek istiyorum, ama kalabalık da olmasın diyorsanız eğer, Quartier Habous'u mutlaka öneririm. Marakeş'in korkunç curcunalığının aksine burası oldukça ferah bir çarşı bölgesi. Bana kalırsa alışveriş yapılacaksa buradan yapmak daha mantıklı. Kıyafetten tutun, meyve sebzeye, el işlerine kadar ne ararsanız vardır. Geçmişin adliyesi Mahkama du Pacha'yı da bir uğrayın oraya kadar gelmişken. Bu şehre geldiyseniz eğer, kordon boyunda, yani Corniche'de yürümemek ve yüzmemek olmaz (ben yüzmedim). Dalgalarla ve esen serin rüzgarla özellikle akşama doğru harika bir atmosferi var. Şehrin en güzel noktası. Müzik arası. Sonra devam.


İki veya bilemediniz üç günde gezilebilecek Kazablanka'nın ardından düşüyorum yollara. Çorak topraklardan başka bir şeyin görünmediği yollar bizi Marakeş'e, kırmızı şehre çıkarıyor nihayet. Fransız mimarisine göz kırpan evleriyle kıta Avrupa'sına yakın duran, beyaz şehir, Kazablanka'dan sonra bu şehir çok daha farklı ve kişilkli geliyor. Fas'ta neredeyse her şehrin kendi rengi var.

Türkiye'de bazı turistik yerleri gezerken "bu ne keşmekeş allasen" gibisinden eleştiriler getirirz kendimizce. Fakat emin olun Marakeş'in kaotik havasından sonra burada gıkımı çıkarmayacağım. Müthiş bir "uyumlu" karmaşa. Neden uyumlu, çünkü her yerden at arabası, motosikletli gençler, el arabaları ve bilimum taşıt, insan, hayvan çıkmasına rağmen bir tane bile kazaya rastlamadım. Nasıl beceriyorlar gerçekten anlamadım. Sokaklar dar, hele o souk denen çarşı yerleri... Bir yanda tavandan aşağı sarkan etler (kafamı çevirip de at toynakları ve hayvan kafaları görünce ürküşümü görmenizi isterdim), bedene nüfus edercesine yayılan deri kokuları (deri işlemeciliği oldukça popüler orada-ne yazık ki), şehrin bir türlü çözemediğim kendine has ağır kokusu, turistlerin işgali, koşturan çocuklar, sürekli kolunuzdan sıkıca tutup bir şeyler satmaya çalışan insanlar, elinizdeki soğuk meşrubatınızdan, suyunuzdan bir damlacık kendi şişesine dökmenizi rica eden yoksul insanlar, aralarda nereden geldiklerini kesitremediğiniz zayıf kediler ve benzeri şeyler sayesinde "kafayı bulmanız" işten değil. Egzotik bir havası var, kabul ediyorum, fakat bu souklarda fazla gezmeyi sevmedim. Zira nefes alamadığımı biliyorum. İlk defa bir ülkede, bir turistik yerden koşarak kaçmak istedim. Neyse ki tüm çarşılar en sonunda Jamaa el Fna'ya çıkıyor.


Sabah turistlere soğuk meşrubat ve "atraksiyon" hizmeti (falcılar mesela) veren bu meydan geceleri uçsuz bucaksız açık bir lokantaya dönüşüyor (bir anda nasıl onca tezgah dönüşüm geçiriyor hayret doğrusu). Gündüz o meydanda gezerken dikkat edin, her an sırtınızda bir kobra veya maymun bulabilirsiniz. Doğruyu söylüyorum. Yılan oynatıcıları, para kazanmak adına turistlerin boynuna yılan dolayıp fotoğraf karşılığı ücret talep edebiliyor. Maymunlar daha da fena. Ömrümde üzerime maymun atılmaya çalışıldığına ilk defa tanığım. Kısacası o meydanda attığınız her adım, çektiğiniz her kare, paraya tabii olabilir. Aman dikkat. Kelime anlamı konusunda ciddi bir ihtilaf var nedense. Sonsuzluk Meydanı, Toplanma Alanı, Ölümün Toplanması, Dünyanın Sonundaki Camii gibi isimleri varmış. Bilemiyorum dostlar. Hepsinin de haklılık payı var galiba.


-Vaktiyle Jimmy Page ve Robert Plant bu meydanda şarkılar kaydetti-

Meydanı ve çarşıları gezdikten sonra şehrin camilerinden ve görülmesi gereken diğer noktalarından bahsedelim. Baştan belirteyim, Marakeş'in incisi bana göre hiç kuşkusuz vaktiyle Yves Saint Laurent'la özdeşleşen Jardin Majorelle'di. 1980 yılında bahçeyi ve içinde bulunan evi erkek arkadaşıyla alan Laurent, orada yaşamaya başlar. Üç yüze yakın bitki türüne ev sahipliği yapan bu kompleks, adeta çölün ortasında bir vaha gibi. Palmiye, kauçuk, kaktüs, renkli balıklar, akan sular, çeşmeler ve daha ne ararsanız var. Renk cümbüşü. Laurent, yaklaşık on sene önce öldü. Fakat kalbini geride bıraktığı bu bahçeye külleri serpildi. Hatta anısına mütevazi bir anıt dikildi (ziyarette görebilirsiniz). Ayrıca Berberi Müzesi ve bayıldığım Aşk Sergisi'ni de gezmek mümkün.


Tekrardan Medina'ya (eski şehre) dönecek olursak, nerelere gezilebilir, bebek gibi işlenmiş tavanlarıyla Bahia Sarayı, şehrin bana göre ikinci en güzel noktası Ali bin Yusuf Medresesi (öğrencilerin odalarına çıkarak yukarıdan fotoğraf çektirmeyi unutmayın derim). Yine pazara oldukça yakın bir yerde yer alan Kutubiye Cami'si de görülmeye değer. Sokak aralarına daldıktan sonra bir hanedana ait mezarların bulunduğu Tombeaux Saadiens'e uğrayabilirsiniz. Hemen yanında Moulay El yazid Cami'si vardır, şip şak fotoğrafınızı çekersiniz, yola devam.

 

 


Şehrin en "film karesi" noktası ise Menara Bahçeleri. Taksiyle gitmek veya Kutubiye Camii'nden yürümek mümkün. Giriş ücretsiz. Yer gök zeytin ağaçları. Bu arada Marakeş'in yakınında yapılacak en ideal şeylerden biri Atlas Dağları'na çıkmak. Turları ayarlarsanız oralara da bir bakmakta fayda var. Ourika Vadisi'nde toz toprak içinde yürümenin sonucu akşam dönerken aracımda ufak bir şiir yazdığımı belirteyim. İlham kapılarımı sonuna kadar açtı doğa. Nehirler ve kırmızı toprak...


Buraya kadar gelmişken Essaouira şehrine (Suvayr) uğramamak olmazdı. Rabat ve Tangier'e de uğramak isterdim aslında fakat oralara tek başıma çıkmayı gözüm yemedi ne yalan söyleyeyim. Neyse ne diyordum ben, eski bir Portekiz kenti Essaouira, camından çerçevesine belli oluyor zaten. Fakat şehrin en güzel tarafı "serinliği". Evet, Allah'ın bilmekaç derecesinde bile sokaklara püfür püfür (dar yapmış mübarekler ki güneş alıp ısınmasın sokaklar). Sahili bile öğlen sıcağında esmeyi başarıyor. Vaha gibi. Zaten Fas'ta gördüğüm yerler içinde beni en cezbeden yer burası oldu. Avrupa'lı turistlerin geride bıraktıkları envai çeşit kedi köpek, sokaklarda uyuyor, mavi rengi şehre hakim ve en güzeli ise okyanus manzaralı uzun sahili. Oturup bir şeyler yiyip içmek için harika. Şehir genel olarak temiz ve insanları da diğerlerinden farklı. Burada satıcılar size yapışmıyor. Veya zorla para almak için türlü numaralara başvurmuyor. Gayet efendi bir şehir.


Bir zamanlar (60'ların sonlarına doğru) şehre dört bir yandan hippi akımı olmuş. Etkileri ise hala sürüyor. Mesela otururken sahile yakın, bir anda rasta saçlı, elinde banjosuyla müziğini icra eden ve sonunda bahşişi için şapkasını açan insanlar görebilirsiniz. Bol bol Jimi Hendrix şeysi bulacaksınız. Zira kendisi bu şehre vaktiyle gelmiş ve izini bırakmış (hemen bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek isterim, internette Castles Made of Sand şarkısının esin kaynağının bu şehir olduğu yazar ama hayır, yıllar uyuşmuyor). Orson Welles'ın anıtı var limana yakın bir parkta. O da kopup gelmiş. Kısacası serin, arka sokaklarında resimlerin satıldığı, Woodstock isminde konaklama yerine sahip bohem ve şirin bir yer. Suya girip insanlardan uzakta kafa dinlemeye uygun bir adres. Hemen unutmadan söyleyelim, Game of Thrones izleyenlerin de uğraması gereken bir nokta, Ejderhaların Annesi'ne selam çakalım o surlardan. Mavi ve serin sokaklarıyla özlenesi balıkçı şehri... Bu şarkı sana gelsin.


Velhasılıkelam bu tatil bana iyi geldi. Her şeyiyle. Tek derdim "kapalı bir şişe su" bulmak idi. Gitmeden önce kafamda bulunan tüm kötü düşünceleri boşalttım. Demek ki güneş çarpması gerekiyormuş beni. Yemek problemi çok çekmedim. Tabii etsiz yemek bulmak kimi zaman eziyetli oldu. Fakat aç kaldığım söylenemez. Zaten onca yol gelip, argan ve zeytin ağaçlarının tam ortasında, yemek mevzusu etsem sopayla dövmeleri gerekirdi. O daracık ve kendine has kokusuyla baş döndüren sokaklarda ne kendimi ne canımı sıkan meseleleri düşündüm. Resmen detoks. Bedensel ve ruhani olanından. Herhalde bir süre daha götürür beni. Artık kötü fikirlere saplanıp kalmak istemiyorum. Bu güzel ülkeyi gidin. Tüm o karmaşanın içinde nasıl huzur verici ve güvenli bir liman olduğunu anlayamayacaksınız. Nane çayları ve köpüklü kahveleriyle. Gece yolculuklarında otobüsle giderken camdan dışarı kafamı uzattığımda tek gördüğüm uçsuz bucaksız bir gökyüzü. Ne o kocaman medeniyetten bir kırıntı, ne büyük şehir ışıkları, sadece ay ve gökyüzü. The Sheltering Sky'ın neden böyle olduğunu anladım. Huzur var arkadaşlar. Var. Nihayetinde hepimiz uzaylı değil miyiz yani ? Birbirimize hayatı zindan etmek neden yani ?


2 yorum:

  1. Birkaç ay önce Youtube'da takip ettiğim bir hesabın Marakeş gezi videosunu izlemiştim ve hayran olmuştum. Bu yazı da tuz biber oldu. İNSANIN KANINA GİRMEYİN! :)

    YanıtlaSil