60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

9 Ağustos 2016 Salı

The Neon Demon (4/10)


Nicolas Winding Refn. Kulakta eski dönem asilzadesiymiş gibi bir etki bırakıyor. Oysa kendisi Danimarkalı bir sinema yönetmeni. Meslek hayatına Pusher serisiyle başlayan Refn'in dünya çapında bir yıldıza dönüşmesi 2011 yapımı Drive filmiyle oldu. Ben de çoğunluk gibi kendisini o filmiyle tanıdım. Sonuna dek retro esintili, neo-noir bir suç filmiydi ve o dönem hayli ses getirmişti. Filmi izledikten sonra, "Refn bir sonraki filmini ne zaman çekecek acaba" diye heyecanlanmıştım. Çok olmadı ve iki senelik bekleyişin ardından Only God Forgives vizyona girdi. Bu sefer filmi sinemada izleme fırsatım oldu. Yanlış hatırlamıyorsam benim dışımda iki kişi daha vardı ve o kişi de filmi izlerken fevkalade sıkıldığını her şekilde bana hissettirmişti. Drive kadar beğenmesem de yeni filmin de cazibesine kapılmıştım, ne yalan söyleyeyim. Güzel bir intikam filmiydi ve oyuncu kadrosu göz dolduruyordu. Bunda tabii Refn sinematografisi de etkili. Korku sinemasına ne kadar farklı yaklaştığımı biliyorsunuz. Ayrı bir uğraşı benim için, sıradan bir tür değil. Ve doğal olarak Refn'in bir korku filmi çekeceği haberini aldığımda sevinçten havalara uçma noktasına gelmiştim. Son sürat retro bir korku filmi çıkacağının hayallerini bile kurdum kafamda. Sonuç ise, mutlak hayalkırıklığı.


Formülün içinde Refn anlayışı, korku teması, neon renkler ve müzik olunca istemsizce beklentiye girmiş bulundum sinemaya gitmeden. Aslında bu saydığım maddelerin bir kısmı beklentimi umarsızca karşıladı. Evet, önplanda hepimizin alıştığı o tahrik edici Refn estetiği var; neon renkler ve iç gıcıklayıcı elektronik şarkılar ise süslüyor arkaplanı. Buraya kadar her şey güzel. Fevkalade bir makyaj yapılmış Neon Demon'a. Ne hikmetse, ağır makyajın gerisinde kuru bir gürültü var. 

Reşit olmayan ve ailesini kaybetmiş bir genç kız, Jesse. Görkemli şehir Los Angeles'ta hayallerinin peşine düşer. Birkaç amatör çekimin ertesinde büyük bir ajansla kontrat imzalar ve kendini rekabetin en sert örneklerinin hayat bulduğu moda dünyasının sert kayalıklarından aşağı bırakır. Paranoya, şehvet, arzular, kıskançlıklar, en derin korkular, güvensizlik birbiri içine girer.


Kadroyu incelediğimizde Christina Hendricks ve Keanu Reeves'in bu filmde ne işi olduğunu biri söyleyebilir mi bana ? Fevkalade işlevsiz ve sönük rollerde bu kadar iddialı oyuncuların tercih edilmesi gereksiz. Sırf tabelamızda ünlü isimler yazılı dursun mantığı. Çocuk yıldız Elle Fanning'i büyümüş ve oyunculuk olayını kavramış olarak görmek sevindirici. Yılın en cafcaflı, heyecan verici filmlerinden Love 3D'de karşımıza çıkan Karl Glusman'ı da filmde kıyısından görmek mutlu etti diyebilirim. Her ne kadar filme güzellikleriyle katkı sağlasalar da yapay oyunculukları ile beni koltuğumda çıldırtan Bella Heathcote ve Abbey Lee'den de söz etmek lazım. 

Yukarıda paylaştığım öykü üzerine kaç tane film izlemişizdir kim bilir; hayallerinin peşinde büyük kente gelip tarumar olan genç kız teması Hollywood'un en sık beslendiği damarlardan yalnızca biri şüphesiz ki. Senaryosunda imzası da bulunan Refn, bu temcit pilavına yeni bir soluk getirmektense üzerini baharatlarla kaplayarak bizlerin önüne farklıymış gibi sunma cürretini gösteriyor.

Bir senaryo hiçbir yenilik vadetmeyebilir ama durum zeki diyaloglar yazılarak kotarılabilir. Maalesef The Neon Demon, eskitilmiş senaryosunun yanında zayıf ve bir yerden sonra yavanlaşan diyaloglarıyla da can sıkıyor. Havalarda uçan kocaman laflar ve ertesinde edilen küçük laflar. İddialı ama tutarsız moda yorumlamaları, burnu havada kritikler. Ritmi düşüren o feci sekanslar.


Peki filmin hiç mi iyi yanı yok derseniz, elbette var. Değerlendirme notumun bu kadar "yüksek" olmasında en büyük etmenlerden biri Cliff Martinez imzalı müthiş soundtracki. İnsanı triplere sokan, bol dalgalı şarkılar.  Her zamanki gibi kışkırtıcılar. Finalde de Sia'nın bir sürprizi var seyirciye. Görsellik her zamanki gibi doyurucu. Zaten Refn'in filmlerini sinema salonlarında izlemek lazım. Ayrı bir zevk veriyor. Rüya geçişleri de keyifli.

Son kertede güzel işçiliğine rağmen üzerine hiçbir şey koyamayan, Inland Empire ve Mulholland Dr. gibi filmlere özenen fakat o ağırlığa erişemeyen bir film duruyor karşımızda. "Arzu nesnesi olarak kadın"ın önplana oturtulması, kan banyolarından şehvet patlamaları yaratma çabaları gibi ucuz numaralar da cabası. Geçen sezon, neon ışıklara ve gizemli havasına kanıp gittiğim o Lost River faciasını bana hatırlattı. Ne geliyorsa başıma, retro aşkım ve neon fetişizmim tek nedeni.

4 yorum:

  1. O kadar iyi yorum gördükten sonra bu yorum şaşırtmadı desem yalan olur. Her ne kadar korku sevmediğim bir tür olsa da merak ettim 😄.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında korku filmi olarak lanse edilse de psikolojik gerilim tarzına daha yakındı bence :) Kötü bir filmdi diyemem ama söylendiği gibi de heyecan verici değildi.

      Sil
  2. Tesadüf ben de sinemayla bağlantılı bir yazı yazdım. 8 saat sonra RSS'de çıkar:) Neon Şeytan'ı izleyip izlememek konusunda çok kararsız kaldım geçen gün. Gitmedim en sonunda ama hala aklımda:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hemen okurum :) Merak ediyorsanız gitmekte fayda var tabi ama fazla beklentileri yüksek tutmayın derim :)

      Sil