60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

29 Mart 2014 Cumartesi

Mavi En Sıcak Renktir (3/10)


Filme verdiğim notu gördüğü an galeyana gelen fularlı enteller beni "sanat filminden anlamamak"la ya da "homofobik olmak"la suçlamadan evvel yazımı baştan sona okumalarını öneririm. Bu yüzden de lafı uzatmadan söze giriyorum. Evet, geçtiğimiz yılın festival canavarı, bol ödüllü Mavi En Sıcak Renktir'i gecikmeli de olsa sonunda izledim ve gerçekten beğenmedim. Tam bir fiyasko ! Hayatımdan çalınan bir 180 dakikaydı adeta. Hiç lafı kıvırmanın alemi yok. Yönetmen pozitif ayrımcılık ayağına, eşcinselliğin renkli şemsiyesine sığınarak eleştiri yağmurundan kurtulacağını, filminin sığ alt metnini böylelikle halının altına süpüreceğini sanmasın. Her yönüyle düpedüz ucuz ve vasat bir film.

Konu ne? İki genç kızın aşkı ve yaşadıkları. Aşık oluyorlar, beraber güzel vakit geçiriyorlar, nefes nefese sevişiyorlar, sonra kıskançlık krizlerine girip, en nihayetinde birbirlerini yiyorlar. Hepsi bu. İlginç mi ? Değil. Tipik bir aşk filmi gibi geliyor kulağa. Peki yönetmen ne yapmış ? Filmini sansasyonel kılmak ve sıradan bir aşk filmi olarak lanse edilmesini önlemek için araya "iddialı" seks sahneleri eklemiş. Aklınca aşkı tüm "çıplaklığıyla" yansıtmak istemiş. Ama öyle yanlış bir yol izlemiş ki.. Film boyu Adelé'e yaklaşan kamera hareketleri ve yönetmenin röntgenciliğe varan çekimleri bir yerden sonra o kadar sırıtıyor ki.. Sırıtıyor çünkü bu hareketler filmi gerçekçi kılmak yerine seksist ve fetişizme varan bir noktaya taşıyor. Yani bu filmin bir erkek elinden çıktığı o kadar belli ki. Bir erkeğin gözüyle eşcinsel kadınların dünyasına bakmaya çalışıyoruz adeta üç saat boyunca. Kadını bir arzu nesnesine dönüştürmeye yarıyor bu hareketler (Adelé'in dudaklarına ve kalçalarına zoom yapmaktan yönetmen helak oldu). İçerdiği grafik seks sahnelerinin tutkudan yoksun ve bol plastik durması da bu yüzden olsa gerek.


Ciddi bir zamanlama problemi var filmde. Uzaktan yanlız ve sorunlu bir genç kız portresi çizen Adelé'in yanlızlığının altı doldurulmamış. Üç beş dakikalık ergen halleri dışında bu konuya filmde değinilmeden geçilmiş. Sonrasında gelen olaylar da ardı ardına gelişiyor. Kız büyüyor ve bir anda iş hayatına giriyor. Arada yaşanan süreçlerden, Adelé'in cinsel kimliğini ailesine açıklama sürecinden, kendini çevresine kabul ettirme safhasından ve ilişkilerinin nasıl eğrildiğinden filan bahsedilmiyor. Gerçi arada kalan dönemlerde detaylıca ele alınsa sanırım bu ızdırap dolu üç saat olurdu size dört, belki de beş saat ! Düşüncesi bile katlanılmaz. Filmdeki gereksiz uzun yürüme ve yemek yeme sahnelerini (filmin bir kısmında oturup Adelé'in "şehvet dolu" dudaklarıyla makarna yemesini izliyoruz, evet) düşünürsek.

Sartre alıntıları ve süslü tiratlarla filmi derin kılma çabaları da oldukça gülünç duruyor ne yazık ki. İlişkinin taraflarını fakir kız-zengin kız temeline oturtmaya çalışılması da fazlasıyla göze batıyor. Ne yani bir taraf sürekli makarna, öbür tarafta deniz ürünleri yiyor diye böyle bir sonuç mu çıkarmamız lazım ? Bu kadar basit midir ? Hadi canım. Ayrıca karakterlerin bohem bir yaşam sürmeleri ve sanatçı ruhlu olmaları da nafile olan filmi kurtarma çabalarından biri.

Hiç mi iyi yönü yok ? Var. Lady Gaga görünümlü Adelé'i canlandıran Yunan kökenli Fransız oyuncu Adèle Exarchopoulos. Ortalama üstü oyunculuğu da olmasa film gerçekten çekilmez bir ızdırap. Lykke Li'nin meşhur I Follow Rivers şarkısı eşliğinde dans ettiği (daha doğrusu salındığı) sahne filmin tek elle tutulur sekansıydı sanırım.

* * *

Filmi izledikten sonra 2013 Cannes Film Festivali'nden Altın Palmiye (Palme d'Or) ile ayrılan filmin rakiplerine bir göz gezdireyim dedim. Only God Forgives, Inside Llewyn Davis, La Grande Bellazza, Behind the Candelebra, Nebraska, Jeune et Jolie, Le Passé ve Only Lovers Left Alive gibi iddialı adaylar varken ödülü bu filmin kucaklaması cidden kuşku uyandırıcı. Zira bu saydığım filmlerin bir çoğunu izledim ve iddia ediyorum her biri bu filmden fersah fersah daha ileride. François Ozon'un bir genç kızın cinsel uyanışını ele aldığı Jeune et Jolie'si varken bu filmi yere göğe sığdıramamak gerçekten garip. Pozitif ayrımcılık yapacağız diye resmen diğer adaylara haksızlık edilmiş. La Grande Bellazza gibi dört dörtlük şahane bir filmi nasıl görmezden gelirler ? Aşkın cinsiyetsizliği, evrenselliği ve sınır tanımazlığına dair onca güzel film varken bu filmi yere göğe sığdırılmaması.. Gerçekten inanılır gibi değil. Yine bir eşcinsel ilişkiyi ele alan Behind the Candelebra bu filmden daha etkileyiciydi şüphesiz. En azından orada izlediğimiz eşcinsel erkeklerin ilişkisi akvaryuma konmuş ve her hareketleri zoom yapılarak yakından takip edilen balıkları andırmıyordu.

Ne film ama !

2 yorum:

  1. ben de çok merak ediyordum bu filmi,demek ki değmez...
    zaten film izlemek için bile sınırlı zamanım varken,haber verdiğin için teşekkürler
    sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. aynen sınırlı zamanı iyi değerlendirmek lazım.

      Sil