60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

4 Temmuz 2017 Salı

Kerouac'ın Big Sur Şeytanları

"Amerika'nın dört bir yanındaki liselerde ve üniversitelerde gençler, Jack Duluoz'un 26 yaşında olduğunu ve sürekli yollarda otostop çektiğini sanıyor, oysa ben çoktan 40 yaşındayım; usanmış ve yorgun."

Jack Kerouac'ın yazdıklarını sevmiyorum.

Bodoslamadan girdim olaya ama maalesef durum bu. Kendisi için "Beat Neslinin Sesi" tarzında tanımlamalar yapılsa da, bırakın liderliği, bana göre kendisi için yazar yakıştırması bile fazla. Sadece gözlemci.

Kendisinin başyapıtı olarak sayılan ve bana fenalıklar geçirterek yıllardır bitiremediğim On the Road için Truman Capote'nin yorumu çok yerindeydi: "bu yazmak değil, sadece kelimeleri sıralamak."Gayet yerinde olmuş tespit.


Lakin Jack hakkındaki olumsuz görüşlerim bir kitapla değişti. Tek atımlık bir kurşun muydu bu, devamı gelir mi (Mexico City Blues, The Subterraneans, Desolation Angles ve Lonesome Traveler'ını okumadım) acaba, hiç bilmiyorum. Sadece bildiğim, onunla Big Sur gezisine iyi ki çıkmışım, gayret ettiğinde ve hislerini kağıda dökebildiğinde ne kadar güzel yazabileceğini gördüm.

"Keyfi hiç yoktu oysa, insanlar derdi, 'ah o sarhoş ve mutlu, bırakın öylece uyuyuversin'. Bu sarhoş ise 'ağlıyordu', annesi için ve babası ve abisi ve büyük dostları için, yardım için."

Meşhur dalgalar ile kitapta söz edilen Bixby Köprüsü.

On the Road'un devamı niteliğinde olan Big Sur, yazarın şöhreti elde ettikten sonra yaşadıklarını anlatıyor. Kerouac, tüm bu sahne ışıklarından, çat kapı evini basan, yolda yürürken önünü kesen insanların beklentilerinden fazlasıyla bunalan "yaşlı" bir yazar olarak çıkıyor karşımıza. İnsanlardan bıkmış. Ve soluğu yine California'nın yüreğinde alıyor. Lawrence Ferlinghetti'nin (romandaki ismiyle Lorenzo Monsanto) kanyonda bulunan kulübesinde üç hafta insanlardan ve korkunç medeniyetten uzakta yaşayan Kerouac, doğanın beşiğinde tek başına yaşarken, ölüm fikriyle yüz yüze kalır.

"Farkettim ki, sarhoş bir ümitsizlik içinde geçti son üç yılım, fiziksel ve ruhani ve metafiziksel umutsuzluk; öylesini, ne kadar varoluşçuluk veya karamsarlık hakkında kitaplar okusanız da katiyen okulda öğrenemezsiniz.."


Çıldırmanın eşiğine gelen yazar, sahilde denizin seslerini defterine kaydettikten sonra kulübeyi vakitsiz terk eder ve ayakları su toplamasına rağmen, son bir kez "otostop" çekererek şehre iner. Gerisini eminim tahmin edersiniz. Neal Cassady ve diğer şürekasıyla beraber eğlenceye devam. Yollar, partiler, içkiler ve gece ışıkları. Usandığı içki bağımlılığı, beceriksizliği, pişmanlıkları ve iğrenmeleri cabası. Yalan söyleyen ve başkalarını ölüme gözü kapalı gönderen insanların utanmadığı yerde başkaları yerine utanan bir insan. Kendisiyle ve tüm insanlıkla yüzleşme.

"Suçluluk duyuyorum insanlık mensubu olduğum için."

Yazarın beyninde gezen hayaletler yetmezmiş gibi, yeni tanıştığı Billie'nin kafasından bir türlü atamadığı intihar olgusuyla Big Sur'un sakin vadisi ölüm duygusundan geçilmez. Yıllardır aynı hikayeleri döndürerek anlatan ve "şuraya gittim, şunu yaptım, biriyle lafladım" çizgisinden çıkmayan yazar bu defa derin sulara yelken açmış ve felsefik sorunlarla mücadele halinde. Örneğin "tüm bunlar neden oluyor, bu balıklar neden ölüyor, bu hayvanlar, tüm insanlar ?" gibi kallavi soruların yanıtını aramaya çalışıyor buğulu anlayışıyla. Balıkları öldüğünde hayatı alt üst oluveriyor mesela. Dalga seslerinden James Joyce'a selam ediyor (gerçekten yapıyor). Ölümü dinliyor o seslerde.
  
 "Ne acınası bir farkındalıktı, kendimi yıllardır aptal yerine koyuyordum ben, gösterinin devam edebilmesi için yapılması gereken öbür işlerin varlığını düşünüerek ve aslında hasta bir palyaçoydum ve diğer herkes de öyleydi."

Bir gece düşünde canlanan şeylerden sonra, çılgınlığın, intiharın ve ölümün kıyısını terkeden Kerouac'ın yıllar sonra biricik annesinin yanında alkole bağlı iç kanamadan ölmesi fazla dokunaklı.

"Nalet olsun, hayattan bıktım usandım ben; cesaretim olsaydı şu yorgun suda kendimi boğardım, fakat (bunu yapmam) her şeyi çözmezdi."

Söylemeden edemeyeceğim, kitabın yakın bir zamanda film uyarlaması da yapılmış, güzel diyorlar.

2 yorum:

  1. Şu yazıya en az üç kez yorum yazdım, gönderemeden silindi canım Zihin... Yeraltısakinleri'ni okumuştum, çok sinir olmuştum Kerouac'e. Bir nebze de otobiyografik bir roman idi. Sonra Deniz Benim Kardeşim ile sevdim. Wes karakterine aşık olmuştum gerçekten. Öyle birisi var ise ben de liman liman onu ararım, sonra dudağına bir öpücük kondurup salarım herhalde adamı. Buna da bakacağım.

    cessie balık

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Cessie gelmiş ^_^

      Kerouac'la olan love-hate ilişkimiz nolcak ikimizin ahahahaha :D On the Road'u hala bitiremedim o kadar sıkıldım ki... Devam edemeyişimin onuncu yıldönümünü kutlayacağız herhalde dfsfd. Zen Kaçıkları desen öfleye püfleye okumuştum. Haşlanmış Hipo'ları da Burroughs hatrına sevdim galiba. Burroughs kalp. Neyse ki Big Sur güzel çıktı. Deniz Benim Kardeşim'i merak ediyorum-senin yorumların olmasa Kerouac defterini kapadığımı rahatlıkla söyleyebilirdim :)

      Sil