60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

25 Ağustos 2016 Perşembe

Bir Serseri Aşık Godard

Courtesy of Sipa Press/Rex

"Uyuyakalmak üzücü. İnsanları ayırır. Biriyle beraber uyuyor olsanız da, tamamen yalnızsınızdır."
 
Eski takipçilerim çok iyi bilirler, Jean-Luc Godard, benim için özel bir yönetmendir. Stanley Kubrick, Federico Fellini, Paolo Pasolini ve David Lynch'le birlikte en sevdiğim yönetmenlerin başında gelir kendisi ve elimden geldiğince filmlerini izlemeye, röportajlarını okumaya/dinlemeye gayret ederim (verimli bir yönetmen olduğu için kendisi, halen izlemedeğim filmleri mevcut).

Yönetmen, Paris'teki gösteride polis tarafından gözaltına alınırken

"Bilmiyorum, özgür olmadığım için mi mutsuzum, yoksa mutsuz olduğum için mi özgür değilim."

Yeni Dalga'nın ateşleyicisi filmlerden biri olan À bout de souffle, Cezayir Savaşı'nı arkaplana oturtan casus filmi Le petit soldat, iki erkek bir kadının yaşadıklarını anlatan Amerikanvari aşk filmi Une femme est une femme, hayallerinin peşinden giderken bir hayat kadınına dönüşen genç kızın macerasını konu edinen Vivre sa vie: Film en douze tableaux, çatırdayan karı koca ilişkisini, mitoloji, sinema ve edebiyattan beslenerek, muhteşem İtalya manzarasıyla birleştirerek ekrana yansıtan başyapıt Le mépris, sıradışı bir hırslızlık öyküsü Bande à part, 1968 yılının ayakseslerini her saniyesinde açık eden Week End, dünya çapında yıllardır süregelen vahşet zincirlerinden, Bosna Savaşı'ndan ve İsrail-Filistin varlık savaşını anlattığı Notre musique ve kendisinin üçüncü boyutla deneyselliğin sınırlarını zorladığı Adieu au langage kimi filmlerden.


"Her zaman, benim için doğru olmayan kadınlara ilgi duymuşumdur."

Godard 85 yaşında bugün. Filmografisine şöyle geri dönüp baktığımızda kendisinin çektiği onlarca filmi temel olarak üç dönem çerçevesinde okuyabiliriz: 1960'larda çektiği Yeni Dalga filmleri, 60'ların sonundan 1980'lere kadar olan süreçte yaptığı politik filmler ve milenyum ertesi çektiği bol deneysel filmler. Her zaman sinema fikrini, resim ve edebiyattan daha farklı bir yere konumlandıran Godard için sinema, resim ve edebiyat "sanat"larından farklı olarak "hayata bir şeyler veren ve ondan bir şeyler alan" bir geçiştir. Kendisi hiçbir zaman dünya görüşünü bizlerden sakınmamış ve neredeyse her filmine siyasi düşüncelerini, Marksist fikriyatını kenetlemiştir. Sinemayı bir kes-yapıştır toplaması olarak gören deneyimli yönetmen, bugüne kadar çektiği filmler ile sektörün en köşe noktalarında yer bulmuştur. Tabii bu "entelekütel soyutlanma biçimi"nde fikirlerinden taviz vermemesi de etkiliydi. Paris öğrenci hareketlerinde yer aldı ve Vietnam Savaşı'na karşı çıktı. Fransa'nın haksız Cezayir Savaşı'nı her seferinde yerden yere vurdu. Küçük burjuvayı eleştiri yağmuruna tuttu. Siyonizmle kapıştı, İsrail-Filistin üzerine belgesel çekti ve lobiler ertesinde kendisini anti-semitizmle eleştirildi. Defalarca tanımladı, "anti-siyonistim, anti-semitist değilim".

Yetinmedi, 2010'da çektiği Film socialisme döneminde NZZ'ye [1] verdiği röportajda, "Merkezi Avrupa'daki dev stüdyolar Yahudiler tarafından kurulmuştu, özellikle de Almanya'daki stüdyolar. Neden Hollywood'a gittiler peki ? Çünkü Amerikan finans dünyasına ulaşabileceklerdi böylece. Bankacı veya doktor, avukat ya da profesör olmalarına izin verilmiyordu onlar da yeni bir şeyin, sinemanın üstünde yoğunlaştılar. Yahudiler ayrıca mafyayla da çok çabuk anlaşma sağladılar. Fakat bunları söyleyince hemen anti-semitik olmakla suçlanıyorsunuz, ki bu doğru değil. İnsanlar görmüyor, sadece yapmanız gereken, Las Vegas'ı kuran insanlara bakmanız" dedi ve gündemi sarstı. Aynı röportajda Akademi'nin kendisine "layık gördüğü" Onur Ödülü'nü neden kabul etmeyeceğini de şöyle açıklıyordu; "Hiçbir şey hissettirmiyor bana. Eğer Akademi verecekse bunu, tutmayalım versin. Ama bence çok garip bu. Kendime sordum, 'Acaba filmlerimden hangisi seyretmişlerdir ki, filmlerimi gerçekten de biliyorlar mıdır ?'" Tüm mücadelelerinin ertesinde koca purosundan bir nefes çektiğini gözümde canlandırabiliyorum.
 
Courtesy of AFP/MIGUEL MEDINA

"Sanat gerçeğin bir yansıması değildir aslında, yansımanın gerçekliğidir."

Beni zorlayan yönetmenlerden kendisi. Örnek vereyim, Notre musique'i farklı dönemlerde iki sefer temiz kafayla seyrettim ama halen binlerce soruyla koltuktan kalktım. 2000'lerde çektiği filmler özellikle akla zarar cinsten. En son geçen festival kapsamında izleme fırsatı bulduğumuz zorlayıcı Adieu au langage'dan ne kadarını anladım ben de inanın hiç bilmiyorum. Defalarca izlenmesi gerekiyor filmlerinin. Notlar düşerek ve tabii farklı kaynaklar tarayarak. 

Bu satırları yazmadaki motivasyonumu eski komşuma Mariposa'ya borçluyum diyebilirim. Kaç zamandır yönetmen hakkında bir şeyler paylaşmıyordum. Yaş da kemale ermiş vaziyette. Ufak çapta saygı duruşu niteliğinde bir yazı oldu; halbuki kendisinin ilk filmi Serseri Aşıklar'ı yazacaktım. Buydu Mariposa'nın ricası. Fakat ben yaylanmaktan hayata geçiremedim. Kendisi de filmi sanırım bu arada izlemiş. Gene de hazır buradayken film özelinde bir kaç şeyden söz edeyim derim.

"Keder ve hiçin arasından kederi seçtim"

Genç yaşta kaybettiğimiz Jean Seberg ve Fransa'nın yüzlerinden Jean-Paul Belmondo gibi Avrupa yıldızlarının buluştuğu film, sözünü ettiğim birincil dönem Godard filmlerinden. Yani herkes tarafından bilinen klasik Amerikan filmlerine yaslanmakta. Arsız bir suçlu, Michel, Amerikalı Patricia'ya vurulur. Cinayet ve hırsızlık suçlarından aranan Michel'in hayali Patricia ile beraber sınırı geçmektir; fakat işler başka sonlanır. Nihilist yapısı, ikonik sahneleri ve kendine özgün tonuyla Breathless, sinema geçmişinde farklı bir yerde durmakta. Fransız Yeni Dalga akımının ilk filmi, Claude Chabrol'un Le Beau Serge filmi kabul edilse de, bence Godard'ın eseri bu tanımlamaya daha uygun nitelikte.

Velhasıl Jean-Luc Godard, hakkında uzun tespitler ve nitelikli değerlendirmeler yapılması gereken bir kimse. Onu bir "sinema yönetmeni" olarak tarif etmek bence yeterli değil. Kendine has bir kişi. Değerleri var ve bunlardan caymıyor. Yazımı ilgiç bir yaşanmışlıkla sonlandırayım; bundan altı sene önce, James Climent adındaki fotoğrafçı, internet üzerinden yasadışı müzik indirdiği için müzik haklarını çiğnediği nedeniyle yirmi bin euro cezaya mahkum edilmişken Godard hemen devreye girdi ve Climent'a bin euroluk yardımda bulundu. Konuya dair açıklamada bulunmayan yönetmen, öncesinde telif hakları konusunda "entelektüel mülkiyet olamaz" diye konuşmuştu. Ne denebilir ki Jean-Luc Godard tutumuna.. Her zaman olduğu gibi çizginin öbür yanında.



[1] Neue Zürcher Zeitung. (Almanca) http://www.nzz.ch/ich-werde-nicht-gern-mit-picasso-verglichen--er-malte-zu-viele-teller-1.8293071

6 yorum:

  1. Godard'a çok fanatikçe bir bakış açım var benim, bana göre sinemayı biçimlendiren promete gibi biri. Bir ilham kaynağı. Gelmiş geçmiş en iyi auteur keza yine benim gözümde. Sinemanın tüm tekellerine ve dahi kendi akımına bile hep bir alternatif, hep bir ikinci -daha iyi- yol. Ve tam da bir snoob. İyi ki doğmuş! Yazı da çok güzel olmuş, ellerine sağlık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yorumun üstüne ne diyeblirim ki :) Yeni projesi varmış bakalım neler yapacak yine.

      Sil
  2. Godard'ı diğerlerinden farklı kılan şey bana göre herkesin hissettiği şeyleri naif bir basitlikle izleyiciye sunması filmlerinde öyle sahneler oluyor ki bi an başrol yerinde insan kendisini buluveriyor belki bu yüzden belki de sadece kendine has olan deneyselliğidir. Bilmiyorum ama kısa vadede bu tarz yönetmelere ihtiyacımız olduğuna eminim

    Serseri aşıklar bir kere izlenip kenara atılacak türden bir film değil bana göre öyleki zihnimde bu filme dair onca düşüneye rağmen ancak yazabildim zamanı anca gelmiş demek ki :) Sen de ricamı kırmayıp yazdığın için teşekkür ederim :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bence sadece kısa vadede değil, her daim ihtiyacımız var :)

      Nefret ve Week End'i sana öneririm. Seveceğini düşünüyorum. Güzel oldu bence Godard'ı tekrar hatırlattığın. Bayadır yazmıyordum kendisini :) Teşekkür etmesi gereken benim sanırım.

      Sil
  3. Ah, oğlum da sinema okuyacak. Kafası biraz Godard kafası:) Bakalım bizimki neler yapacak, birileri de onu yazacak mı? :))

    YanıtlaSil