60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

Geçmişin ve geleceğin bugünü öldürmesin izin verme. Zıvanadan çıkmış dünyada yola çıkmalı !

11 Mart 2016 Cuma

Rüyadan Uyanmak

 Photo Courtesy of ABC

Bu saatte burada ne işim var; bilen varsa beri gelsin. Ne yazsam acaba diye kafam iki elimin arasında düşünürken Cessie blogunda ufak bir ricada bulunduğunu gördüm. Komşuların başımın üstünde yerleri vardır; hemen bir şeyler yazıverdim. Gene yazacağım. Çünkü derin mevzu; Woolf.

Virginia Woolf. İsmini yazarken bile ürperiyorum. Hepimizin hayatında kafalarındaki o kocaman ampülleri yakan, rüzgarına yön veren birileri vardır. Kimi zaman bu edebiyatçılar olur kimi zamansa müzisyenler, filozoflar veya çok daha başkaları. Benim hayatıma da temas eden insanlar var bu gruplar içerisinde; özellikle de edebiyat zümresinden. Severek okuduğum birçok yazar var doğrudur, ama bahsettiğim "rüzgara yön veren kişi"ler ise bir elin parmağını geçmez. Virginia Woolf bu isimlerin başında geliyor; Thomas Mann, F.Dostoyevski, Hermann Hesse ve James Joyce ile birlikte. Hepsi de bir şekilde hayatımın bir döneminde bana ışık tuttular. Tutmaya da devam edeceklerin şüphem yok.

Üstad James Joyce der ki; "All Moanday, Tearday, Wailsday, Thumpsday, Frightday, Shatterday."  Günlerin isimleriyle dahice oynar ve çoğumuzun dillendiremediği o gerçeğin üzerine gider; her günümüz birbirini kovalayan bunaltıcı düşlerden ibaret aslında. Modern toplumda yolunu kaybeden insanların en büyük yenilgisi bu aslında. Hepimiz bir şekilde hayatlarımızda ben'i kaybettik. Hesse bir konuda çok haklı, "şimdikiler korkuyorlarsa, kendi kendilerini tanımak istemediklerindendir." Yaşadığımız her an "başka"larıyla yaşıyoruz ama ben denen şeye o kadar uzağız ki.. Bu da bizi günden güne delirtiyor. Neden deliriyoruz ? Çünkü  hayattaki yegane amacımız kendimizi bulmak. Bu yolculuğumuzda önümüze engel koyanlar çıkacaktır, bizimse görevimiz onlarla savaşmak.

Woolf, bu savaşın kurbanlarından biriydi. Ben'i her şeye rağmen korumak için kalemine sarıldı ve yaklaşan karanlığa tek kalem ile karşı duramayacağını anlayınca cebine taşları doldurarak kendini şarapkarası sulara bıraktı. Tıpkı Dostoyevski'nin Cinler kitabında resmettiği Kirilov gibi. Ne diyordu peki; "kendimi öldürmek zorundayım, çünkü özgürlüğümün doruğu kendimi öldürmemdir." Özgür olabilmek, ben olabilmek için kendini öldürme yoluna giden iki insan. Biri kurgu, birisi gerçek.

"Tanrım, nasıl da anlatılamaz ölçüde iğrenç yaşam! Ne pis oyunlar oynuyor bize, bir an özgür; bir sonra bu. Burada, ekmek kırıntıları, lekeli peçeteler arasındayız yine. Bıçak daha şimdiden yağdan buz kesiyor. Düzensizlik, alçaklık, çürüme kuşatıyor bizi. Ağızlarımıza ölü kuşların bedenlerini tıkıştırıyorduk...Hep yeniden başlıyor; hep o düşman var; bizimkilerle karşılaşan gözler, bizimkileri koparan parmaklar, bekleyen çaba. Garsonu çağır. Hesabı öde. İskemlelerimizden kalkmak için kendimizi toparlamalıyız. Paltolarımızı bulmalıyız. Gitmeliyiz. Meliyiz, malıyız, meliyiz - iğrenç takı. Bir tez daha, kendini bağışıklık kazanmış olarak düşünmüş, ‘Şimdi bütün bunlardan kurtuldum’ demiş olan ben, dalganın üzerimde patladığını, beni bir araya getirmeye, toplamaya, yığın yapmaya, güçlerimi çağırmaya, düşmanla yüz yüze gelmeye bıraktığını duyuyorum." (İletişim, 260)

Bana göre Woolf'un en görkemli eseri olan Dalgalar'da böyle söylüyor işte. Yüzleşmek.. Ben düşmanlarıyla hesaplaşmak. İşte bütün mesele bu. Peki çözüm ? Yazının sonunda.

Zaman o kadar akışkan ve yanıltıcı bir büyü ki, dün hayalini kurduğunuz şeylere bugün ulaştığınızda o eski büyünün kalmadığını göreceksiniz. Deniz Feneri de bu değişim üzerine yazılmış harika bir kitap. İnsan öyle garip bir varlık ki duyguları ve istekleri her an değişiklik gösterebiliyor.

"Yaşamın anlamı nedir?...İnsan yaşlandıkça zihnini büsbütün uğraştıran bir soru. Göklerden beklenen o yüce açıklama belki de hiç gelmiyordu. Onun yerine ufak tefek günlük tansıklar, aydınlatmalar, umulmadık bir anda karanlıkta çakılan kibritler vardı; işte onlardan biri de buydu. Bu da, şu da, öteki de; kendisi de, Charles Tansley de, çatlayan şu dalga da; Mrs. Ramsay'in bunları birbiriyle birleştirip kaynaştırması; Mrs. Ramsay' in, 'Yaşam, kıpırdama burada dur,' deyişi...Kargaşanın ortasında şekillenen bir biçim vardı; bu sonsuz geçip gidiş ve akış (geçip giden bulutlara, titreyen yapraklara baktı).." (İletişim,193)

Ve tüm bu zaman içinde sevdiklerimizi kaybediyoruz. Dün elini tuttuğumuz insanları yarın birkaç metre toprak altına gömerken buluyoruz kendimizi; bizi delirtmeye yetecek bir sebep daha. Ben'i kaybolan insanların tutunacak dalının kalmaması, en iyi tandıklarını düşündükleri insanların yitmesi.. Jacob'ın Odası, kaybettiğimiz insanların geride "bıraktıkları"nı en iyi anlatan kitaplardan biridir şüphesiz. Her satırına sinen melankoli ve "anlamsızlık" hissi cabası.

"Felaketler, cinayetler, ölümler, hastalıklar değildi bizi yaşlandıran ve öldüren şey, insanların bakışları ve gülmeleriydi" - Virginia Woolf (Jacob'ın Odası)

Ben'ini kaybetmiş insanların kendini tanımadan diğer insanları tanımaya kalkması, çareyi onlarda araması, varoluş acısını dindirmek için kalabalıkları tercih etmesi her zaman iyi sonuçlar vermeyebiliyor. Hepimiz hissetmişizdir. Bir "bakış" veya bir "gülüş" yetebiliyor insanı paramparça etmeye. Oysa Mrs.Dalloway'de geçen şu söz her şeyi açıklar; "hayat ise halen burada durmakta".

Madem "yaşam bir rüyadır uyanmak öldürür", o zaman uykuyla uyanıklık arasında bir yer aramamız lazım. Kalabalıklardan uzakta, ben'in içinde. Virginia, çok çabuk uyandı hayat "düş"ünden ve bir anda dalgalara kapıldı. Fakat bizler eteğimize taşlar doldurmak yerine hayatı seçmeliyiz. "Kendimizi" seçmeliyiz. Ne kadar yitik olsakta, ne kadar benliğimizden kopsakta, halen umut var. Orlando'nun dediği gibi, "melankoli ile mutluluk arasındaki mesafe, bıçak ağzı kadar ince" olsa da.. Ben'e ulaşmanın bir formülü, hemen yazabileceğim bir çözümü yok ne yazık ki. Sizlere yalan söyledim yazımın başında. Ama diyebileceğim tek bir şey var, doğaya inanın, her gün onu gözlemleyin, an'ı yaşayın, hissedin ve Tanrı'ya inanın. Sözcüklereyse güvenmeyin.

"Sözcükler her şeyi söyler mi? Sözler hiçbir şey söyleyebilir mi? Sözcükler, arkalarında yatan sembolleri yok etmezler mi?" - Virginia Woolf (Flush)

Dalgalar..bazen ne kadar cezbedici olabiliyor değil mi ? Bir su kütlesiyle tüm yalanların ve acıların biteceği inancı.. Dalgaların sesi kimi zaman davetkar olsa da, sahilde kumdan kaleler yapmaya devam edeceğim. Kalelerim dalgalarla her seferinde yerle bir olsa da, çabalayacağım. Çünkü dalgalar karanlık ve ben karanlıktan korkarım. Burada, tepede güneş ve kumlar ise sıcak. Her şeye rağmen ayağımın altındaki güvenli toprağı engin ve simsiyah denizlere tercih ederim. Dalgalar.

8 yorum:

  1. Yazını gözlerim dolu dolu okudum!
    Bozkırkurdu'nun etkisinden hâlâ çıkamıyorum ve yaşamımın özellikle şu evresinde "ben" arayışım sonuçlanmamışken ve hatta bu hususta bir az olsun bile yol alamamışken, bunu işleyen her şey darmadağın ediyor beni. Bozkırkurdu'nda, tiyatro afişindekileri okurken -Bozkırkurdu'nun tasvisini- işte bu benim demiştim. Kitabın sonunda Hesse aslında bir bozkırkurdunun var olmadığını suratıma acımasızca çarptı. Keşke tokat yeseydim ve yerlere saçılan ayna patçaları gibi, gerçekten benliğimizde, özümüzde öyle çok kişilik var ki. Durumlar ve hayat, rüzgarın yönü her şey her birini ortaya çıkarabilir ve tüm bunların yanında ben buyum diyebilmek çok zor.

    Sanırım bunun tek çözümü hayatın her anında, her sözümüzde ve eylemimizde içten olmak. Kendimizi bir "ben" kalıbına, kurgusuna hapsetmekten çok olaylara kalbimizi dinleyerek karşılık vermek ve sonrasında yaptıklarımıza uzaktan bakmak, bunları değerlendirmek. Bu yüzden de içinde içtenlik barındıran her şey gözlerimin dolmasına neden oluyor.

    Virginia Woolf okumak çok zor. O yoğunluğu hissedebiliyorum ve insanın zihnindeki o karmaşayı ve koşuşturmayı. Jacob'un Odası'nda aynı cümlenin altını çizmişim ve her şeye katılıyorum söylediğin. Dramatik elle tutulur bir olay yokken bile hissedilen melankoli ve anlamsızlık ve durağanlık, bir gölün titreşmeyişi, inatla titreşmeyişi ve sonra bir yaprağın düşmesiyle oluşan halkalar ve bu bile yeter insanı ölüme sürüklemeye.

    Ayh ne çok konuştum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bozkırkurdu ve Dalgalar benim başucu kitaplarım. Her bir sayfasına geri dönüşte tekrardan yüzümde tokatlar patlasalar da.. Perec'in Uyuyan Adam, James Joyce'un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'ni ve Dostoyevski'nin Cinler kitaplarını da öneririm Cessie, eminim seveceğinden.

      Ah bir içten olabilsek, hepimiz. Birbirimize "bakışlarla, gülmelerle ve sözcüklerle" yaklaşmasak.

      Woolf okumak bence de çok zor, her bir kelimesi külçe altın gibi. Hem değerli hem de bir o kadar ağır; hazmedilmesi zor. Jacob'a ilerki yıllarda bir kez daha şans vermeni isterim, biraz dar bir vakitte okuduğunu söylemiştin yanlış hatırlamıyorsam. En az Deniz Feneri kadar iyi bir kitabı bence. Nefesim kesilmişti.

      İçtenlikle konuşan insanlara ihtiyaç var dünyada.

      Sil
    2. Bahsettiğin kitapları not ettim, hepsini okuyacağım buna emin olabilirsin. Uyuyan Adam dışındakileri okumak istiyordum ama Uyuyan Adam'ı ilk kez duydum ve çok mutluyum yeni bir kitap öğrenmekten :)

      Jacob konusunda öyle yazmıştım evet. Ben de ilerleyen zamanlarda tekrar okumak niyetindeyim zaten. Deniz Feneri'ni de çok önce okumuştum, hiçbir şey kalmamış zihnimde küçük fotoğraf kareleri dışında. Onu da tekar okuyacağım.

      Sil
    3. Oleeey :) Baştan uyarayım, Perec'in kitabı çok ince, bir günde okunuyor fakat sonunda on gün de komada kalıyor insan :D

      "Bir Hava Taarruzu Sırasında Barış Üzerine Düşünceler" isminde bir deneme toplamaları kitabı çıkmış Woolf'un onu aldım bakalım nasılmış. Gene kara bulutları toplar eminim tepemde.

      Sil
  2. Uyuyan Adam yasaklansın :)
    Ben hiç Woolf okumadım, daha doğrusu cesaret edemedim hiç. En son Kör Baykuş'a (Sadık Hidayet) cesaret edebildim, o da sağlam sarstı, tavsiye derim.
    Bir de, Dinle Küçük Adam'ı (Wilhelm Reich) öneririm, o da okkalı bir tokat kıvamında :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Fena kitap çok doğru :)

      Vaktiyle cahil cesaretiyle kitaplarına girişmiştim Virginaaanımın, sonra bu yaşa geldim hala çıkamadım. Sadık Hidayet'i severim. Aylak Köpek ve Kör Baykuş bence en iyi kitapları. Gene melankoli son noktalarında. Baykuş'u hatta geçen sene yazmıştım :)

      Not aldım :) Küçük Adam Ne Oldu Sana kitabı vardı bende, onu önden okuduktan sonra Dinle Küçük Adam'a geçeyim bence.

      Sil
  3. En son dediğin hariç her dediğine katılıyorum modern toplumdaki insanların en büyük sorununu en güzel şekilde dile getirmişler , bu yazarları hiç tanımadan öledebilirdik kendimizi şanslı saymalıyız.

    En son dediğine niye katılmıyoruma gelirsek sıcak ve güvenilir değildir kumsallar sabit ve durağandır dalgaları aşmak gerek yeni yerler keşfetmek bu uğurda ölmek gerekse bile ..
    Tabiki bu yalnızca Benim anlayışım bana hissettirdikleri bunlar herkeste farklıdır farklı da olmalıdır edebiyatın güzel yanı da bu :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu arada denizi çok severim. Metaforunun dışında :)

      Sil