60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

15 Şubat 2016 Pazartesi

Bryan Ferry - Avonmore (2014)

 

Nasıl oldu da Bryan Ferry'nin yeni albümü Avonmore'u 2016 yılına kadar dinlemedim hiç bilmiyorum. 2014'ün son aylarında albümün piyasaya çıktığından haberim vardı. Fakat albüm Türkiye'ye gelmeyince ve kliplere de rastlamayınca ister istemez varlığını unuttum ve bugüne kadar geldim. Birkaç gün önce telefonda müzikal zevkine her daim güvendiğim bir dostumla konuşurken mevzu bu albüme geldi ve utana sıkıla albümü dinlemediğimi söyledim ve bir an evvel albümü dinlemeye koyuldum.

 Photo Courtesy of Paul Schmidt (M, Le Magazine Du Monde)

Daha önce blogumda fazla bahsetmedim ama ben zamanın sıkı Roxy Music takipçilerindenim. Glam rockla yatıp kalktığım yıllarda keşfetmiştim ve fazlasıyla etkilenmiştim. Bryan Ferry'nin kadife sesi, Brian Eno'nun çılgınlıkları, Phil Manzanera'nın müthiş gitar dokunuşları ve üflemelilerde harikalar yaratan Andy Mackay'ın varlığıyla dört başı mamur bir gruptu. Her ne kadar grubun imajında glam esintisi hissedilse de, müzikal açıdan her daim art rocka yakın duran Roxy Music, bu müzik türünün tartışmasız en iyi işlerinden bazılarına imza atmıştır. 1972 yılında çıkardıkları Roxy Music, hemen bir yıl sonrasında piyasa sürdükleri ve Eno'nun grupla son çalışmasını içeren For Your Pleasure, art rockın bana göre zirvesini oluşturan Country Life ve grubun veda olmasına rağmen belki de en afili işi olan Avalon bunlardan sadece bazısı. Hepsi de benim için bir okul görevi görmüş ve bana art rockın kapılarını aralamaya yardımcı olmuştur.

Photo Courtesy of Zak Hussein (Getty Images)
Roxy Music dönemi her ne kadar ışıltılı ve görkemli olsa da, grubun sesi, Bryan Ferry'nin solo çalışmaları da her zaman belli bir standardın üzerinde olmuştur. Öyle ki 80'li yıllara dönüp baktığımız karşımıza çıkacak ilk isimlerden biri Ferry'dir şüphesiz. 70'li yıllarda çıkardığı kayda değer cover albümlerini (özellikle Let's Stick Together ve Another Time, Another Place) saymazsak, Ferry'nin solo döneminin ilk büyük başarısı 1985 yılında çıkardığı Boys and Girls albümüdür. David Gilmour'la çalıştığı bu albüm, 80'li yılların kült albümlerinden biri haline gelmiş ve Slave to Love ve Don't Stop the Dance gibi şarkılar günümüze kadar sayısız film ve dizide kullanılmıştır. Fakat kişisel Bryan Ferry tarihim, 1987 senesinde çıkardığı Bete Noire ile başlıyor.

 Photo Courtesy of Paul Schmidt (M, Le Magazine Du Monde)
Son dönem literatürde karşımıza sıklıkla çıkan sophisti-pop türüne öncülük ettiği de söylenen Bete Noire, baştan sona zerafet kokan deyim yerindeyse ilk Bryanesque albümdü. Tanıma kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum zira Ferry'nin her zaman kendine has bir tarzı olmuştur ve uzun yıllar geçmesine rağmen bu çizgisini bozmamaya gayret etmiştir. 90'ların başında çıkardığı cover albümü Taxi ve bana göre kariyerinin en iyi albümü olan Mamouna buna en iyi örneklerdir. Mamouna'yı önemsiyorum; çünkü kadrosunda Roxy Music'ten Brian Eno, Andy Mackay, Phil Manzanera gibi ustaların yanı sıra  Nile Rodgers ve synthesizer üstadı Guy Fletcher vardır. Genelde Boys and Girls, Ferry'nin magnum opus'u kabul edilir ama benim için her daim Mamouna birinci olarak kalacak. 90'ların puslu atmosferini bir albüm bu kadar mı güzel yanıstabilir ?

Mamouna her ne kadar Ferry'nin solo dönemi açısından en görkemli albümü olsa da peşinden gelen caz cover albümü As Time Goes By hiçbir zaman benden geçer not almayı başaramadı. I'm in the Mood for Love, Falling in Love Again ve bayıldığım When or When gibi şarkıları saymazsak oldukça ruhsuz olan bu albümden sonra üç yıl sessizliğe gömülen Bryan usta, 2000'lere Frantic adını verdiği korkunç başarılı bir albümle merhaba dedi. Müzikal açıdan farklı bir yerde dursa da Bete Noire-Taxi-Mamouna üçlüsünün kalite standardında bir albümdü. İçerdiği başarılı Bob Dylan coverları ve A Fool For Love, Hiroshima ve Cruel gibi özgün şarkılarla her daim başucumda bulunan albümlerinden biri olmayı başarmıştır.

Solo kariyerinin neredeyse yarısını cover albümlere ayıran Bryan Ferry, 2000'lere de bir cover albüm sığdırmayı başarmış ve Frantic ertesinde Dylanesque'i çıkarmıştı. Make You Feel My Love, Knockin' on Heaven's Door, Baby Let Me Follow You Down ve All Along the Watchtower gibi Dylan klasiklerini Ferry'nin sesinden dinlemek keyif verse de zamanında blogumda da yazdığım gibi albümün geneli için pek parlak diyemeyiz.


Bereket versin, Bryan Ferry işini bilen ve ne yaptığının farkında olan bir sanatçı. Yaşı ilerlemesine rağmen tıpkı dönemdaşı merhum David Bowie gibi kendini yeniden düzenleyen ve süprizler yapmayı seven birisi. 2000'li yıllarda biraz daha seyrek albüm çıkarsa da, kalitesinden ödün vermeyeceğinin ilk sinyallerini 2010 çıkışlı Olympia'da görüyoruz. Efsanevi Mamouna'nın formülünü yeniden hayata geçiren ve Roxy Music'in yaşayan elemanlarına (Eno, Manzanera, Mackay) ek olarak kadrosuna Euryhtmics'in dahi ismi David Stewart'ı, elektronik müziği başarılı gruplarından Groove Armada'yı, genç jenerasyonun bayıldığı gruplardan Scissor Sisters'ı, bir kez daha David Gilmour ve Nile Rodgers'ı, Flea'yı ve cazcı Marcus Miller'ı ekleyerek tayfasını daha da zenginleştiren Ferry, Olympia ile kendisinin halen oyun kurucu olduğunu ve ancak kendisi isterse bu oyunun biteceğini cümle aleme kanıtlıyordu. Albümün bence en iyi şarkıları olan ve Ferry külliyatında da hatrı sayılır bir yer kendilerine bulan You Can Dance ve Reason or Rhyme, halen dünkü kadar çekici. Albüm kapağını süsleyen Kate Moss'u da unutumamak lazım.

Olympia ile zafer turu atan Bryan Ferry'nin, kafayı bir kez daha cover albüm yapma fikriyle bozması 2012 yılında denk geliyor. Solo ve Roxy Music dönemlerine ait seçtiği bazı hitlerini The Bryan Ferry Orchestra ile tekrardan 1920'lerin caz formatında yorumlayan Ferry, bu enstrumental albümüyle şaşırtıcı şekilde iyi bir iş çıkarıyor. Kadife sesinden her ne kadar mahrum kalsak da The Jazz Age, adıyla müsemma bir albüm. O dönem Baz Luhrmann'ın The Great Gatsby uyarlamasıyla çakışan bu albüm bir anda filme ve arkasından gelen 1920'ler furyasına öncülük etmekle kalmıyor aynı zamanda Ferry'nin yıllardır çizdiği "takım elbiseli son centilmen" imajını da perçinliyordu.


Kariyeri boyunca, partilerden partilere koşan, güzel kızlarla vakit geçiren uçarı ama efendi imajıyla bir nesli etkisi altında bırakan Ferry, 70'ine dayanmasına rağmen partilere ve güzel kadınlara veda etmeyeceğini Avonmore ile beyan ediyor adeta. 2014'ün son demlerinde çıkan bu albüm, yazımın başında sözünü ettiğim Bryanesque tanımına tıpatıp uyuyor. Elegant, zarif ve kıpır kıpır bir albüm. Kesinlikle Olympia'dan sonra bir geri gidiş değil bilakis Ferry zaferinin bir sonraki halkası. Ferry'nin alıştığımız kadife sesi kimi şarkılarda yerinin kısılmış sese bıraksa da Bob Dylan'ların, Leonard Cohen'ların ve Tom Waits'lerin baştacı edildiği rock sahnesinde bunu bahane yapmamız yersiz olurdu. Çünkü Bryan, bu ses eksikliğini bile fırsata çeviriyor ve vokaline kattığı esrarengiz havayla puslu ve egzotik bir ton yakalıyor. Kim ne derse desin, Bryan Ferry, tüm zamanların en kendine has vokalistlerinden biridir.

Albümün açılışını yapan Loop De Li, Roxy Music yıllarını anımsatıyor. Enstrumanların kendilerini sırayla tanıtmasının arından sözü Bryan usta alıyor ve şarkı yağ gibi akıp gidiyor. Gitarlarda Marcus Miller ve Nile Rodgers var yine. Bu kez The Smiths'in unutulmaz gitaristi Johnny Marr da destek çıkıyor. Saksofon dokunuşları ve ağlayan gitarlarla şişenin dibini bulmayı arzuluyor insan. 70 yaşında bir insanın böylesi bir şarkı yapıyor oluşu hayret verici doğrusu. "Bu ne enerji Bryan Bey" demeden edemiyoruz ve 80'lere geri dönüş niteliğindeki Midnight Train ile gecelere akıyoruz yavaş yavaş; "senin öpücüğünün manasını hiçbir zaman anlayamayacağım".

Soldier of Fortune, belki de Ferry'nin ilk defa denediği bir şey. Zengin enstrumanlar eşliğinde bol synth kullanımlı şarkılarına alıştıüımız Ferry, bu sefer klasik bir balladla karşımızda. Peki ten uyumu var mı ? Hem de nasıl ! Hemen ertesinden gelen Driving Me Wild ile geçmişe, Mamouna dönemine ışınlanıyoruz ve geri dönmemek üzere orada kalmak istiyoruz; "çünkü sen beni çıldırtıyorsun".

Bana göre albümün en zayıf halkası A Special Kind of Guy'ı atladıktan sonra Avonmore'un ilk notalarıyla birlikte dans ayakkabılarımızı yavaşça giyiyoruz ve pistte bekleyen üstada eşlik ediyoruz. Yatan ölüyü diriltcek kıvamdaki bu şarkı adeta Roxy Music'in unutulmaz Manifesto albümüne göz kırpıyor. Fazla danstan ötürü olsa gerek kendi yolumuzu fırtınanın ortasında kaybediyoruz ve Lost ile kabyoluşumuzu ilan ediyoruz. Ama gece yeni başlıyor.

Efsanevi vokalistlerden Ronnie Spector'ın arka vokal ile desteklediği One Night Stand ile gecenin sonuna doğru yolculuk başlıyor. Saksofon dokunuşlarıyla ısınan ortam ertesinde patlak veren tek gecelik bu ilişkinin sonunda aklımızdan geçense; "burcun ne, adın ne ? seni yeniden görebilecek miyim?" tek gecelik ilişki, seni seviyorum bebeğim" Yaylılarla hafifletilmeye çalışılsa da elektronik altyapısıyla albüme ters düşen, Send in the Clowns bir nevi geçiş şarkısı.

Kapanış 80'lerden bir şarkı. Robert Palmer'ın unutulmaz synthpop/new-wave şarkısı Johnny and Mary, yıllar sonra bu albümde tekrardan hayat buluyor. Todd Terje'in harika düzenlemesinin üzerine Ferry'nin esrik vokali feleğimiz şaşırtıyor ve hunharca kullanılan synthler yüzünden altı dakika boyunca sevinç gözyaşları döküyorsunuz. Huzur dolu, kışkırtıcı ve her zamanki gibi zarif.

Normalde bu yazının sadece Avonmore şarkılarını kapsaması gerekiyordu fakat görüyorsunuz ya, kendime hakim olamadım ve ufak çaplı bir Bryan Ferry saygı duruşu yazısına dönüştü. Bunun da sebebi David Bowie'nin ani ölümü olsa gerek. Çünkü Bowie'yle Ferry'i peş peşe dinlerdim. Her ikisi de kendi yaşantımda belli yere sahip şarkıcılar. Ve dahası Bryan Ferry, her daim imrendiğim bir adam oldu. Giyimiyle, sesiyle ve sahne duruşuyla. Kendisine teşekkür etmek istedim.

Bunları Dinlemeli: Loop De Li, Avonmore, One Night Stand ve Johnny and Mary

2 yorum:

  1. Yanıtlar
    1. Burun farkıyla Olympia alır; çünkü bir yanda Dance, Reason ve Alphaville öbür yanda Loop, Stand ve Mary. Her iki albümde de geriye kalanlar eşit düzeyde.

      Sil