60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

Geçmişin ve geleceğin bugünü öldürmesin izin verme. Zıvanadan çıkmış dünyada yola çıkmalı !

27 Eylül 2015 Pazar

Kaliforniya'da Balayı


Üç sene önce ikinci albümü Born to Die ile çıkış yakalayan Lana Del Rey için ilk zamanlar çok olumsuz şeyler yazdım. Hatta daha ileri gidip, Born to Die albümü için de bir buçuk yıldızı layık görmüşüm. O zaman blogumun sıkı takipçilerinden bir tanesi "yorumun biraz acımasız gibi" demişti. Aradan geçen üç kısa yıldan sonra şuan buradayım ve uzun bir Rey güzellemesi yazacağım. Evet, zevkler değişebiliyormuş ve insanlara şans tanımak gerekiyor.

Lana Del Rey'in yeni albümü Honeymoon'dan bahsetmeden evvel kendisi hakkında biraz daha yazmak istiyorum. Born to Die ve Video Games şarkılarıyla çıkış yaptığı dönem kendisi için "uykulu sesiyle kan kurutan bir şarkıcı" gibisinden ağır laflar etmiştim. Yazımın ertesinde bahsettiğim takipçim bana Diet Mountain Dew ve daha o zamanlar hite dönüşmemiş olan Summertime Sadness şarkısını yeniden dinlememi öğütledi. Dinledim ve gerçekten birkaç dinleyişten sonra kendisine bağlamayı başardı. Albüme bir şans daha tanımam lazım dediğim bir dönemde, Rey, ilk extended-play'ini yani Paradise'i çıkardı.

Fırsat bu fırsat diyip onu dinlemeye koyuldum ve tam anlamıyla şok oldum. Daha bir kaç ay önce yerin dibine soktuğum şarkıcı, birbirinden güzel şarkılarla kalbimi fethetmeyi başardı. Ride şarkısındaki it-girl havasıyla, Blue Velvet'a getirdiği enteresan yorumla ve elbette Cola şarkısıyla. Burada ufak bir parantez açmam lazım. Rey, Amerikan kültüründen beslenen şarkı sözleri yazıyor ve çoğunlukla Kaliforniya Rüya'sına, eski şarkıcılara, unutulmaz oyunculara göndermelerde bulunuyor. Öyle ki, Body Electric şarkısında kendisinin Elvis'in ve Monroe'nun kızı olduğunu bile söylüyor ! Amerikan kültürüne bir şekilde saplantı düzeyinde sevgim olduğu düşünülürse, Rey bu göndermelerle beni deyim yerindeyse en zayıf noktamdan vuruyor. Şarkı sözü yazarı olsaydım belki de bu göndermelerin yüzde doksanını ben de kullanırdım. Zevklerimiz örtüşüyor.

Medyanın Rey'i sunum şekli de bu olumsuz tabloyu olumluya çevirmede etkili oldu diyebilirim. Paradise sonrası radarıma giren şarkıcı, bir şekilde izlediğim her filmde, dizide karşıma çıkmaya devam etti. The Great Gatsby'de Young and Beautiful ve American Horror Story: Freakshow'daki Gods & Monsters şarkılarıyla beni yeniden cezbetmeyi başardı ve geçen yaz çıkan ve bence şimdiye kadar yaptığı en iyi iş olan Ultraviolence albümü ile Lana hayranı olmam tescillendi.

Born to Die albümünde barok pop ve hip-hop sularında gezinen şarkıcının özüne, yani göndermelerinin beslendiği yer olan rock müziğe bir gün dönüş yapacağının ilk sinyali Paradise'ta bulunan Ride şarkısıydı ve öyle de oldu. Ultraviolence, diğer Lana albümlerine göre çok daha karanlık ve daha rock duruşu olan bir albümdü. Zaten daha ilk dinleyişten kendisini benimsedim ve albümün keyfini tüm sene boyu sürdüm. Woodstock'a, Brooklyn'e, Lou Reed'e ve Beat edebiyatına selam çakan bir albümü sevmemem zaten ihtimal dahilinde olamaz.

Radyolarda çalınmaya uygun bir hit bulunmaması ve ağır sounduna rağmen yaz döneminde çıkması dolayısıyla aradan kaynayan ve gözlerden ırak kalan albüm sonrası çoğu eleştirmenin aklında şu soru vardı; "acaba Lana son kurşununu tüketti mi ?" Eğer başyapıtı Ultraviolence'ı yapmamış olsaydı ben de eleştirmenler gibi düşünebilirdim ama Ultraviolence o kadar ayakları yere sağlam basan bir albümdü ki, Lana'nın kötü bir işle dinleyici karşısına çıkacağını beklemek hayal olurdu.

* * *

Yeni satışa çıkan Honeymoon albümü gösteriyor ki, bundan sonra pop/rock sahnesinde Lana Del Rey ismi daha uzun yıllar adından sıkça bahsettirecek. Öncelikle yeni albüm ne Born to Die kadar "aydınlık", ne de Ultraviolence kadar "zifiri karanlık". Lana, ikisinin de ortasında bir sound yakalamış ve ticari açıdan çok doğru bir hamlede bulunmuş. Zira ben ne kadar Lana'nın Ultraviolence çizgisinde ilerlemesini arzu etsem de ticari dünyada başarılı olabilmesi için albümlerinde bir kaç tane hit bulundurması gerekiyor ki Honeymoon'da da bu fazlasıyla var.


Dördüncü albümü Honeymoon, yine bol acılı bir aşk hikayesini anlatıyor baştan sona. Belalı erkeklerden hoşlanan Lana, albümün "tekinsiz" giriş şarkısı Honeymoon'da yine arıza bir adama sevdalanmış ve kendisini balayına götürmesi için yalvarmakta. Albüm yayınlanmadan önce çıkan tanıtım şarkılarının içinde en çok sevdiğim Terrence Loves You'da Hollywood efsanelerine selam çakan Lana, David Bowie'nin efsanevi Space Oddity'sine de, şarkının en meşhur dizesiyle ("ground control to Major Tom") ufak bir göndermede bulunuyor. 

Hemen arkasından gelen ve albümün ilk "büyük" şarkısı olan, Ultraviolence'tan fırlama sounduyla God Knows I Tried, deyim yerindeyse dinleyicileri melankoli çukurunda hapsediyor. Amerikalı rock grubu Eagles'a -Tequile Sunrise ve Hotel California göndermeleriyle- bir nevi saygı duruşu olan şarkıda, Lana, ne yaparsa yapsın bir sonuç alamamaktan yakınıyor ve belki de o çok öykündüğü Hollywood efsaneleri gibi intiharın sınırında geziniyor;

"Özgür hissediyorum kendimi, hiçkimseleri görmediğim zamanlar. Ve hiçkimse de ismimi bilmiyor. Tanrı şahidim, yaşıyorum. Tanrı şahidim, öldüm. Tanrı şahidim, yalvardım. Yalvardım, ödünç aldım ve ağladım. Tanrı şahidim, sevdim. Tanrı şahidim yalan söyledim. Tanrı şahidim, kaybettim. Tanrı bana hayat bahşetti. Ve Tanrı şahidim, denedim."
 
Daha önce bahsettiğim gibi ticari açıdan tüm albüme ivme kazandıracak bir hite ihtiyaç duyan Lana, High by the Beach ile bu gereksinimi fazlasıyla karşılıyor. Şarkıya çekilen klibe de ayaküstü değinmek isterim. Bugüne kadar bilinçli tercihlerle çekilmiş "amatör" kliplerinden farklı olarak daha profesyonel bir çalışma karşımızda. Medyanın hayatına sızmasından rahatsızlık duyan ve en nihayetinde medyayı "havaya uçuran" bir Lana Del Rey karşımızda.


Zamanında bir şarkıyla konuk olduğu The Great Gatsby filminde bolca rastladığımız 1920'ler ve 1930'ların art-deco anlayışı, Lana'nın yeni albümünde kendisine yer buluyor. Kapaktaki Honeymoon yazısı ve hipnotik Art-Deco şarkısı bunun güzel örnekleri.

T.S.Eliot'ın dizeleri, Art-Deco ve Religion parçaları arasında kısa bir geçiş olarak kullanılıyor ve Lana, albümdeki en sevdiğim şarkılardan biri olan Religion'da aşkını son perdeden ilan ediyor;

"Asla para ve haplar için değildi tüm bunlar. Senin içindi, aşk vardı. Asla parti veya kulüpler için değildi tüm bunlar. Senin içindi, aşk vardı. Çünkü inancımsın. Sen benim yaşam tarzımsın."

Genel pop albümlerinin aksine, Honeymoon, sonlara doğru açılan bir albüm ve Salvatore de bunun en büyük kanıtı. Yaylılarla desteklenen bu muazzam şarkıda Lana o kadar üstün bir vokal performansı gösteriyor ki, bir an kırk yıllık "torch singer"lardan birinin şarkıyı okuduğunu zannedebilirsiniz.

Altı dakikayı aşan süresiyle albümün en uzun parçası olan The Blackest Day, Lana'nın bugüne kadar yazdığı en iyi ayrılık şarkısı olabilir. Hakkında uzun uzun bir şeyler yazmaktansa sözlerini paylaşmak ve dinleme keyfini sizlere bırakmak daha iyi;
 
"Benim için hiç kolay değil, kayıp düşlerin içindeki bir yarı-ömür hakkında konuşmak. O kadar basit değilim, bu trigonometri. İfade etmesi zor, anlatamam. Bebeğim terk ettiğinden beri, benim için en karanlık gün, en karanlık gün. Tek duyduğum Billie Holiday. Tek çaldığım. Çünkü daha derine ve daha derine gidiyorum. Daha zora ve daha zora. Kararıyor, daha çok kararıyor. Aşkı arıyorum, en yanlış yerlerde."

Son kertede, her şeyi geride bırakarak sevgilisiyle kaçmak isteyen Lana, Swan Song'ta bu kaçışı Yunan mitolojisinde geçen ve kuğuların ölmeden önce söyledikleri o güzel şarkıya benzetiyor;

"Beyaz tenis ayakkabılarını giy ve beni takip et. Özgür olmak varken, çok çalışmak neden ? Yapacağını yaptın, bir isim yaptın zamanında. Hadi, dünyayı herşeyi değiştirecek kimselere bırakalım. İkimizi hiçbir şey durduramaz. Hadi, yok olalım, tek isteğimiz bu. Ve ben bir daha şarkı söylemeyeceğim. Ve sen bir gün daha çalışmayacaksın. Bu bizim Kuğu Şarkı'mız olacak."

Daha önce Chelsea Hotel #2, Knockin' On Heaven's Door, I Love Paris ve Summer Wine gibi nostaljik parçaları konserlerinde yorumlayan Lana, ilk defa klasik bir şarkıya albümünde yer veriyor; Don't Let Me Misunderstood ve kendine has yorumuyla altından kalkmayı başarıyor.

* * *

Fazlasıyla uzun bir yazı oldu ama yazılması gerekiyordu; çünkü Lana, Ultraviolence ile rüştünü ispat etmiş ve Honeymoon'la bunu taçlandırmış bir şarkıcı. Lady Gaga, Rihanna, Katy Perry ve Beyonce gibi birbirini andıran şarkıcıların arasından kendine has tarzıyla sıyrılmayı başarıyor.

Son bir not daha; kapakta bulunan telefon numarası gerçek bir numaraya ait ve okuduğuma göre kimi zaman Lana'nın kendisi telefona cevap veriyormuş. Kim bilir, şansımızı deneyebiliriz. Önceki albümleri masamın üstünde, 1 Ekim itibariyle "balayına çıkmayı" sabırsızlıkla bekliyorum.

Bunları Dinlemeli: God Know I Tried, High By the Beach, Salvatore, Blackest Day, Swan Song

2 yorum:

  1. Evet ya fazlasıyla uzun olmuş ama işte sevince insan bi sanatçıyı susmak bilmiyor o duyguyu iyi bilirim :)
    O geçmişteki yazın nasıl gözümden kaçmış ben de tepki gösterirdim cidden büyük haksızlık yapmışsın , lana del rey 'in retro havasıyla ilk baştan itibaren dikkatimi çekmişti umarım bu çizgisini bozupta diğer "pop şarkıcılarına" benzemez onu bu haliyle seviyoruz <3

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir an yazarken soluklanma ihtiyacı duydum :D O zaman farkettim uzunluğunu ya. Kendisine ilk zamanlar bu kadar tepkili olmam sanırım kendisinin medyada sunuluş biçimiydi çünkü "köfte dudaklı retro şarkıcı" yaftasını üzerinde eğreti buluyordum ne yalan söyleyeyim :) Moda çekimlerinde boy göstermesi, popa göz kırpması falan. Yaptığı müzikle o imaj birbiriyle örtüşmüyordu fakat Ride ile deyim yerindeyse "oldu" ve Ultraviolence'la rüştünü kanıtladı. Honeymoon'la da bu çizgisini sürdürme azmini gördüm. Yeniden pop/indie sularına dönüp, remixlerle plajlarda çalınmaz :D Biz onun bohem ve rock-chick halini sevdik <3

      Sil