60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

18 Nisan 2014 Cuma

Yüzyıllık Yanlızlık Bu Gece Başladı

 

Tam yatakta yerimi almış uykuya dalacaktım ki televizyonda haberi duydum ve duyar duymaz yataktan fırladım. "Nobelli ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez, 87 yaşında hayatını kaybetti". Böyle diyordu spiker. Yılların okuma arkadaşımı kaybettiğimi bildiriyordu soğuk bir sesle. Belli ki bu ölümü çok önemsemiyordu kendince. İşini yapıp bir sonraki habere geçmek için fırsat bekliyordu. Oysa Marquez benim için o kadar özel bir yazardı ki.. Onun üzerimdeki etkisini kelimelere döküp size nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Hele şu saatte, ölüm haberinin hemen ertesinde.

Lisede tanışmıştım kitaplarıyla. İngilizce dersinde hocamız bizden kütüphaneye gidip rastgele bir İngilizce kitap seçmemizi ve -sanırım- onu okuduktan sonra özetlememizi istemişti. Koca koca rafların arasında dolanırken o kitap çıkıvermişti karşıma; A Chronicle of a Death Foretold. Ya da bizdeki adıyla Kırmızı Pazartesi. O zamanlar da kitap okumayı severdim; ama o "büyü"yü henüz hissetmemiştim. Bana okumanın büyüsünü, büyülü gerçekçiliği, domuz kuyruklu insanları (Yüzyıllık Yanlızlık'taydı sanırım o) ve daha nice şeyi Marquez öğretti diyebilirim. Bir öğretmendi benim için her şeyden önce.

Kitabı okurken tam olarak ne hissetiğimi size Orhan Pamuk'un Yeni Hayat kitabından bir alıntı yaparak anlatmak istiyorum:

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile, kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde, oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım. Ama gövdemin benden kopup uzaklaştığını sanmama rağmen, sanki bütün varlığım ve her şeyimle her zamankinden daha çok sandalyede ve masanın başındaydım ve kitap bütün etkisini yanlız  ruhumda değil beni ben yapan her şeyde gösteriyordu. Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğumu kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım: Aynı anda hem bütün aklımı körleştiren, hem de onu pırıl pırıl parlatan bir ışık".

İşte tam olarak bunu yaşadım o gün. Marquez'in satırları ışıl ışıl parlıyor ve o güne dek görmediğim bir dünyanın kapılarını ardına kadar aralıyordu. İşte o ışık yıllar yılı parıldamaya ve cezbetmeye devam etti. Kaç yaşına gelirsem geleyim, hangi ortamlarda yaşarsam yaşayayım o bana refakat etmeye devam etti. Albaya Mektup Yazan Yok, On İki Gezici Öykü, Yaprak Fırtınası, Şer Saati, İyi Kalpli Erendira, Benim Hüzünlü Orospularım ve daha nicesi ile. Bir sığınak görevi gördü. Çocukluğa ve okul sıralarına dönmemi sağlayan, dış dünya ile iletişimimi kısa süreliğine de olsa kesen bir zaman tüneliydi onun kitapları. Yeni başladığım her Marquez kitabında lise sıralarına tekrardan oturur gelecek hakkında bir şeyler düşünürüm. Sanki birşeyleri değiştirebilirmişim gibi..

En son Hanım Ana'nın Cenaze Töreni'ni bir kaç ay evvel okumuştum (yazın sonu bile olabilir, tam anımsamıyorum) ve Gabo'nun çizdiği absürt karakterlere bir kez daha şaşmış ve ağzım açık büyüyü karşılamıştım. Kendi kendime "neden bunca zamandır Marquez'e ara verdin, insan hiç arkadaşını unutur mu, daha okuman gereken bir kaç kitabı daha var" diye söylenmiştim. Gabo, hiçbir zaman benim için Nobelli "sıradan" bir yazar olmadı. Bundan daha fazlasıydı. Her şey bir yana Kolera Günlerinde Aşk'ı yazan bir kalemden bahsediyoruz burada.

Her kitabıyla bambaşka Latin Amerika kasabalarını dolaştım, akla hayale gelmeyecek tiplemelerle tanıştım. Yeri geldi kanatlı bir adam bahçemize düştü yeri geldi bütün kasaba "önceden bilinen" bir cinayeti kulak arkası etti. Ne çok şey yaşamışız senle be Marquez. Yıllar geçti, kitapların sayfaları sarardı; ama ilişkimiz hiçbir zaman bozulmadı. Bendeki yerin her zaman başka olacak. Bana edebiyat tutkusunu en acısız şekilde aşılayan bu büyük adamı, bu devasa kalemi tüm içtenliğimle selamlıyorum. Huzur içinde uyu Gabo. Sen benim hayatımı değiştirdin, sana çok şey borçluyum.

Ruhuna gitsin bu şarkı..

6 yorum:

  1. Ve ben de, üstelik hayli gecikmeli tanıştım. Her zaman benim tavsiyemle kitap okuyan kızkardeşimin tavsiyesiyle ilk kez "Kolera Günlerinde Aşk"ı okumuş ve resmen çarpılmıştım. Yaşım da otuzlara evrilmişti üstelik. Belki de iyi oldu, daha öncesi kaldıramayabilirdi. Hatmettiğim tüm külliyatını şimdi "Yüzyıllık Yalnızlık" başta olmak üzere tekrar hatmetmek istiyorum ama hayat kısa okuma macerası uzun, vakit yok. Ara ara kitaplıktan çekip belli bölümleri okuyarak onu anmak ve bana aynı tadı veren İsabel Allende'ye uzun ömürler dilemek en iyisi galiba...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim de külliyatı adım adım okumam "kaldıramama" sorununu ortadan kaldırdı sanırım. Lise, üniversite ve devamında adım adım okudum. Kitaplarının çevresinde büyüdüm, olgunlaştım diyebilirim. İyi ki yazdı !

      Sil
  2. Anadilinden okuyamamak biraz koyuyor bana, hangi kelimeleri seçti, nasıl dizdi onları falan, merak ediyorum.
    Yalnız yediğim tokatların haddi hesabı yok aylardır, bu hayat bundan sonra böyle mi olacak hep? Şüpheler içindeyim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ah o anadil sorunu.. Özellikle Rus edebiyatında o eksikliği hissediyorum. Hayat dün de böyledi sanırım. Sonrasında da böyle olacak. Galiba..

      Sil
  3. ilk okuduğum kitabı Albaya Mektup Yok kitabıydı.okuduğumda hissettiğim şeyleri kelimelere dökebilmem imkansız.okumadığım kitapları var hala. üçüncü kez okuyacağım kitapları da var.Canım Gabriel'im.geçekten çok üzgünüm.huzurla uyusun .

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Albay'ı ben de çok beğenmiştim ve yanılmıyorsam Kırmızı Pazartesi'den sonra okduğum ikinci kitabı oydu. Gerçekten farklı şeyler hissettirmişti. Benim de durum benzer. Dün hemen okumadığım Başkan Babamızın Sonbaharı'nı edindim. En kısa zamanda okuyacağım.

      Sil