60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

17 Haziran 2013 Pazartesi

Demokrasi

Taksim Gezi Parkı'nda başlayan ve tüm ülkeye yayılan protestolar hakkında fazla yazı yazmadığımı biliyorum. Bunun elbette bir sebebi var. Şu son süreçte demokrasimizin hem bir şeyler kazandığını hem de bir şeyler kaybettiğini düşünüyorum. Bunlar tabii benim gözlemlediklerim. Katılıp katılmamak okura kalmış.

Öncelikle kazandığımız şeyden başlayalım işe. Bir kere bu gösteriler gösterdi ki demokrasi sadece sandıktan geçmiyormuş. Halkın sokakta sorunlarını -şiddete başvurmadan- dile getirme hakkı da varmış. Aslında bu zaten bilinen bir şeydi. Ama bunun hükümet yetkililerinin ağzından duymak ve devletin en üst makamındaki insanın, yani cumhurbaşkanının bu vurguyu yapması bence bir kazanımdı. Her ne kadar olgun bir demokrasi anlayışı olan ülkede bunun bir kazanım değil zaten kabul edilmiş bir olgu olduğunu ve dillendirmeye bile gerek duyulmadığını bilsem de.. Bu da bir şey.

Ayrıca halk oylamasına gidilmesi de bence olumlu bir gelişmeydi. Bazıları bunun yeterli olmadığını ve yeşili korumayı insanlara sormaya bile gerek olmadığını söylüyor. Bir nebze katılıyorum bu fikre. Doğayı katletmek için ne halktan ne de başkasından izin almak kulağa komik geliyor. Doğa doğadır. Her şekilde korunması lazım. Hele de Taksim gibi "beton yığını", yeşile hasret bir grotesk meydanda bulunan parkın korunması gerekli. Başını iki elinin arasına alıp biraz düşünen her akl-ı selim insan bu sonucu çıkaracaktır. Çıkarması da beklenir ! Ama dediğim gibi bu da bir şeydir. Hükümeti halk oylamasına gitmesi konusunda ikna etmekte bir şeydir.

Unutmayalım ki biz her on senede bir darbeler geçirmiş bir demokrasiyiz. Yani Batı tipi olgun bir demokrasiye ulaşmamız zaman alacaktır. Genlerimizde hala "yaptım oldu"culuk var. Ne yazık ki hepimizde bu illet var. Gönül ister ki demokrasimiz tıkır tıkır işlesin. Öteki beriki herkes birbirine saygı göstersin. Ama İngiltere'deki G-8 karşıtı gruplara yapılan sert polis müdahalesini, Avrupa'daki ırkçı saldırıları ve Amerika'da yaşanan kurşunlama haberlerini (Amadou Diallo olayı) gördükçe aslında "demokrasi"nin o kadar da kolay elde edilemediğini düşnüyorum. Yani şuan gerçek bir demokrasi nerede var ?

* * *

Amadou Diallo kimdi peki ? 23 yaşında Amerika'da yaşayan Müslüman bir Gine göçmeniydi. Dört çocuklu bir ailenin ferdi. Gündüzleri eldiven çorap ve video kaset tarzı şeyler satarak geçinen akşamları da eğitim gören bir genç. "Amerikan rüyası"nı yaşamak için geldiği ülkede polis tarafından katledildi. Polis devriye gezerken çalıştığı mekanın önünde bekleyen Diallo'yu o sıralar 51 tecavüz vakası nedeniyle aradığı bir tecavüzcüye benzetti  Sivil giyimli dört polis Diallo'ya "ellerini havaya kaldırmasını" söyledi ve genç paniğe kapılıp kaçmaya başladı. Silahsızdı. Kimliğini göstererek bu karışıklığı gidermek için elini cebine attı ve cüzdanını çıkarmak istedi. Ama polis çoktan silahına sarılmıştı. Diallo'nun cebinden silah çıkaracağını düşünen polis Diallo'ya tam 41 el ateş etti. 19'u bedenine isabet etti ve Diallo evinin önünde yığıldı. Ölüm karşısında sessiz kalamayan kitleler meydanlara döküldü ve polis şiddeti ile ırkçılık karşıtı gösterilerde bulundular. Gösterilerde 1,700'den fazla insan tutuklandı. Sonra mı ne oldu ? Genç çocuğun cenazesi ülkesine gönderildi ve "Amerika macerası" Gine'deki bir köy mezarlığında sona erdi.

* * *

Gelelim Taksim olaylarının bizlere kaybettirdiklerine. Yarım asırı aşkın bir süredir ülkemizde çeşitli kutuplaşmaların yaşandığı bir gerçek. Her on yılda bir bu kutuplaşmalara yenisi ekleniyor. Sol-sağ, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ve şimdi de benim 50%'im senin 50%'in meselesi. Anlamıyorum. Gerçekten artık kimseyi anlamıyorum. Hoşgörü ve misafirperverliğiyle övündüğümüz Anadolu ne zaman bu kadar keskin uçlara sahip olmuş ? Ne zamandan beri birbirimizi dinlemez olmuşuz ?

Evet, şu son süreçte gözlemlediğim en dramatik gelişme buydu. Toplum olarak birbirimizi dinleme yetimizi artık tamamen kaybettik. Kimse kimseyi bu saatten sonra dinlemiyor. Herkes kendi doğrularına sarılmış bir vaziyette, "karşısındaki"nin sözlerine kulaklarını tıkıyor. Dinlese bile karşısındaki düşünceyi anında bir kalıba, ideolojik temele oturtma çabasında. Bir şey söylüyorsun hemen "şucusun bucusun" damgasını yiyorsun. Herkeste bir siyah-beyaz görme durumu var. Kimse griden bahsetmiyor. Üçüncü bir yol tamamen ihtimal dahilinden çıkmış. Ya "biz"lerdensin ya da "onlar"dan. Ötesi yok !

Peki demokrasi bunun neresinde ? Sen kimseyi dinlemezsen, fikirlere saygı göstermezsen çoğulculuğu nasıl savunduğunu iddia edebilirsin ki ? Belki bu söylediklerim bazılarının hoşuna gitmiyordur. Gitmesin. Umrumda değil. Ben artık kokuşmuş kalıplardan ve bayat sloganlardan bıktım. Kibirden ve korkunç bir tutuculuktan bıktım. Bakıyorum, protestocu gruplar bile fazlasıyla muhafazakar. Hala 60'lı 70'li yılların sloganlarını atıyorlar. Elbette bu bir kesim. Gençlerin daha yaratıcı işler yaptığını da sosyal medyadan şahit oluyoruz.

 

Eğer halk kendi içinde bile birbirini ötekileştiriyor, fikrine değer vermiyorsa hükümeti özgürlüklere dokunulmaması konusunda nasıl ikna etmeyi bekliyoruz ? Önce halk olarak kendimiz demokrasi ve ilkelerini benimsememiz lazım. Ben bu süreç boyunca defalarca eleştiriye maruz bırakıldım. Arkadaşlarla yemek yerken sürekli Gezi Parkı ve ardından gelen protestolar konuşuldu. Ve bir gün "hükümet yanlısı" ilan edilirken bir gün "çapulcu" ilan edildim. Bu nasıl yaman bir çelişkidir Allah aşkına ? Büyük tabloyu görmek bu kadar mı zor ? Haklı olana haklı, haksız olana haksız demek ne zamandan beri korkaklık, yalakalık oldu ? Bu süreçte her bir "taraf"ın (bu kelimeyi de kullanmayı uygun bulmuyorum ya..) da doğrusu yanlışı oldu. Sonuçta hepimiz insanız. Sevaplarımız olduğu kadar günahlarımızın da olması gayet tabii.
 
Leonard Cohen'in "Democracy" şarkısında dediği gibi;

"Duygusalım, eğer ne demek istediğimi anlıyorsanız.
Ülkeyi seviyorum, ama yaşananlara dayanamıyorum,
Ne soldayım ne de sağda.
Bu gece sadece evimdeyim,
O ümitsiz küçük ekranda kendimi kaybetmekteyim.
Ama zamanın çürütemediği
O çöp poşetleri kadar inatçıyım.
Hurdaya döndüm; ama hala tutuyorum
Bu yabani buketi.
Demokrasi geliyor Amerika'ya."

Artık herkesin birbirini dinlemesi lazım. Yoksa bu inatlaşmalar silsilesi birbirimize zarar vermekten öteye gitmeyecektir. Önce dinleyeceğiz ! Ve dinlerken de kafamızdaki bütün kemikleşmiş kalıplardan uzak duracağız. Sağduyusuz demokrasiye erişemeyeceğimiz bir gerçek.

Her kesimden insan farklı farklı sloganlar atıyor. "Ben şunun askeriyim, ben bunun askeriyim". Oysa asker olmaya gerek yok.

Herkes kendi vicdanının bekçisi olsun yeter..

Unutmayın, "vicdan ilahi bir takiptir".



Not: Olaylar sırasında çıkan arbedelerden korkan ve sağa sola kaçışırken yaralanan sokak hayvanlarının olduğu söyleniyor. Ayrıca İstanbul Veteriner Hekimler Odası'nın açıkladığına göre yoğun gaz kullanımı sebebiyle 80 kedi (9'u hayatını kaybetmiştir), 16 köpek (2'si hayatını kaybetmiştir) ve sayısız kuş yaralanmış ve hayatını kaybetmiştir.

Lütfen sokak hayvanları konusunda da dikkatli olalım. Özellikle gaz kullanılan sokaklarda bulunan su kaplarını sık sık değiştirin. Çünkü gaz durağan suya bulaşıp kaptan su içen sokak hayvanına zarar verebiliyor. Mümkünse de gaz bulutu dağılana kadar sokaktaki hayvanları apartmanlara alın. Rica ediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder