60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

20 Nisan 2013 Cumartesi

La pianiste (10/10)

Courtesy of filmadamı

Ülkemizde Piyano Öğretmeni adıyla vizyona giren 2001 yapımı bir Michael Haneke filmi olan La pianiste'i uzun zamandan beridir izlemek istiyordum. Ama hem vizyonu kaçırdığım hem de dvdsine ulaşamadığımdan dolayı filmle buluşmam biraz meşakkatli oldu. En nihayetinde (her yazımda övgüyle bahsettiğim) Ankara'daki Büyülüfener Sineması bu ay Haneke filmlerini toplu olarak gösterme işine soyunmuşlar. Bu beklenmedik toplu gösterimde yönetmenin öne çıkan filmlerinden bazıları gösterildi: Amour (2012), Das weiße Band (2009), Funny Games U.S. (2007), Caché (2005), La Pianiste (2001) ve Code inconnu (2000). Yani anlayacağınız Ankara'lı sinemaseverler bu ay Haneke'ye "doydular" !

Gösterildiği yıl büyük ses getiren La pianiste, o yıl Cannes Film Festivali'nden de eli boş dönmemiş, Büyük Ödül (Grand Prix), En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Kadın Oyuncu gibi önemli ödüllerden bazılarına layık görülmüştü. Başrollerini Isabelle Huppert ve Benoît Magimel'in paylaştığı film, hayli muhafazakar annesiyle birlikte bir apartman dairesinde yaşayan kırklı yaşlarında başarılı ama yanlız bir piyano hocası olan Erika'nın öğrencisi Walter'la arasındaki hastalıklı ilişkiyi ele alıyor. Çoğu Haneke filminde olduğu gibi bu filmde de burjuvazi hedef alınmış ve sistemin midesine kocaman bir yumruk indirilmiş. Öyle ki film süresi boyunca zaman zaman nefes almayı unuttuğunuzu farkediyorsunuz. (Hiç şüphesiz) Haneke bizlere diken üstünde bir 131 dakika vaadediyor.

Courtesy of Fiff

UYARI: Yazının bundan sonraki bölümü film hakkında detaylı bilgiler içerir. Filmi izledikten sonra okumanızı tavsiye ederim.

Erika Kohut, kırklı yaşlarında başarılı bir piyano öğretmenidir ve muhafazakar annesinin yanında sıradan bir apartman dairesinde yaşamaktadır. Babasıysa uzun yıllardan beridir akıl hastanesinde yaşamakta ve Erika, babasının "deliliğini" dahi bestecilerle özdeşleştirmekte. Dışarıdan bakıldığında üst orta sınıfın refah düzeyi yüksek, başarılı -ve dolayısıyla mutlu olması beklenen- bir bireyi gibi görünen Erika aslında hiçte göründüğü kadar huzurlu bir iç dünyasına sahip değildir.

Annesi ile olan sorunlu ilişkilerine filmin daha ilk sekansında tanıklık ediyoruz. Eve geç saatte dönen Erika, annesi tarafından bir çocuk gibi azarlanır ve çantasının altı üstüne getirilir. Çantadan çıkan dekolteli elbise karşısında çılgına dönen yaşlı anne ile kızı arasında ufak çapta bir kavga yaşanır. Kavga, Erika'nın annesine fiziksel şiddet uygulamasıyla sonlanır.

Erika, gününü her ne kadar kalabalık bir ortamda -bir konservatuarda- geçirse de aslında o modern zamanların yanlız şehirli insanlarından biridir. Koca kalabalıkların içinde yaşayan yanlız bir bireyden başka bir şey değildir.  Çocukken anne-baba şefkati görmemiş incinmiş bir kadın. Öyle ki Erika tüm yaşamı boyunca fiziksel temastan ve dolayısıyla sevgiden -aşktan- yoksun kalmış. Kendisini banyoya kitleyerek jiletle mastürbasyon yaptığı sahnede Erika'nın hazdan anladığının sadece acıdan ibaret olduğunu görüyoruz. Sevgiyi ve hazzı, acı ve nefretle öğrenmiş bir kadın. Seksten tek anladığı -kapitalist düzenin en büyük kaynaklarından- seks dükkanlarına gidip porno izlemek ve izlerken odada bulduğu "kullanılmış" peçeteleri koklamak. Bir gece gizlice arabalı sinemaya girmesi ve sevişen bir çifti uzaktan izleyerek ihtiyacını gidermeye çalışması da Erika'nın fiziksel temasa ne kadar aç olduğunu gösteriyor.

Courtesy of divxclasico

Dikkat ederseniz Erika, filmin ortalarında Walter'dan içten içe haz almasına rağmen duygularını -normal insanların yaptığı şekilde- ifade edemez ve Walter'ı her fırsatta aşağılar, kötüler. Aslında tüm bu aşağılamalar Erika'nın farklı (!) sevgi anlayışından ibarettir. Hayatı boyunca sevgiden mahrum kalmış ve aile sevgisi yerine nefreti, aşağılamayı tatmış biri için başka türlü davranması da beklenemezdi. Filmin sonlarında resitale gelen annesinin Erika'nın başarısını "sadece bir okul müsameresi" şeklinde küçümsemesi, onun ne kadar sevgisiz bir ortamda büyüdüğünün göstergesidir aslında. Erika, en sevdiği şeylerden nefret ederek aslında sevgisini belli etmektedir; ama bu durumun karşı taraf açısından ne kadar anlaşılır olduğu tartışılır.

Tekrardan acı ve haz ilişkisine dönersek, Erika'nın Walter'la sado/mazoşist bir ilişki yaşama isteği her ne kadar ilk bakışta çarpık bir ilişki gibi dursa da Erika için normal bir durumdan ibarettir. Daha önce de ifade ettiğim gibi Erika için sevgi ve aşk, acıdan ve aşağılanmaktan ibarettir. Öğrencisi Walter'dan kendisini bağlamasını ve tokatlayarak ilişkiye girmesini istemesinin tek sebebi de bu olsa gerek. Erika'nın karşı tarafa sevgisini gösterme şekli de aşağılanma üzerine kuruludur (Walter'ı tuvaletin ortasında hayli grotesk bir biçimde elle uyarması ve genç öğrencinin cinsel isteklerini ısrarla geri çevirmesi gibi).

Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri hiç kuşkusuz Walter'ın Erika'ya tecavüz ettiği sahnedir. Baştan beridir acıdan ve aşağılanmaktan haz alan Erika, bu zorba eylem karşısında tepkisiz kalır ve cinsel birleşme sırasında bir ölüden farksızdır. Gözlerini tavana dikmiş (bana Michael Fassbender'ın başrolünü oynadığı Shame filmini hatırlattı), yüzünde en ufak bir ifade olmaksızın öylece yatmaktadır. Bu noktada Erika, gerçek aşkın yolunun aşağılanma ve acıdan geçmediğini farkettiğini görüyoruz. Başarılı piyanist, tecavüz sırasında tavana bakarken kendi hayatını gözden geçirmiş ve aslında sevgiyi ve aşkı hiç tatmadığının farkına varmıştır.

Courtesy of reassurance

Bu acı dolu ve yanlız öykü çok sarsıcı bir finalle taçlanmakta. Erika, kendisine tüm hayatının bir yalandan ibaret olduğunu farkettiren genç adamdan ilk başta intikam almak ister ve resitale giderken çantasına bir ekmek bıçağı sıkıştırır. Tek isteği bu kabustan uyanmak ve eski hayatına dönmektir. Walter ve ailesi yanından yavaşça geçer; ancak Erika planladığı saldırıyı gerçekleştirmez. Çünkü artık düşten uyanmış ve hayatının sefaleti yüzüne vurulmuştur. O "başarılı ideal bir piyano hocası" değil; "sevgiden yoksun, zavallı bir insandır". Gerçekler kendisine ağır gelir ve burjava sınıfında sıkça görülen ve karşılaşılan büyük zorluklarda tercih edilen bir yola, intihara başvurur. Bıçağı "sistemin tam kalbine" saplar ve ölüme yavaşça yürür.

Zihin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder