60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

14 Ocak 2013 Pazartesi

Cloud Atlas (8/10)


"İnsanın ve insanlığın tarihi bilinmez olarak seyreder. Ama ideal hayaller ve onların tarihi , bize gelişmenin kendisi gibi görünmektedir." - Friedrich Nietzsche

* * *

Bilim kurgu dünyasına hediye ettikleri The Matrix başyapıtı ile adlarını sinema dünyasına altın harflerle yazdıran Wachowski'ler (sonradan bir tanesi cinsiyet değiştirdiği için Wachowski Kardeşler oldu size Wachowski'ler) aynı başarıyı sürdürmekte zorlandılar ve ortaya The Matrix Revolutions ve Speed Racer gibi sönük filmler çıktı. 2000'lerin unutulmaz distopya yapımı V for Vendetta'ya yapımcı olarak destek çıkmasalardı belki de bu kardeşleri unutacaktık yavaş yavaş.


Her gecenin bir de sabahı vardır misali Wachowski'ler ne yapıp edip eski ışıltılı günlerine dönmeyi başardılar. Bu sefer yanlarına Perfume filminden hatırlayacağınız usta yönetmen Tom Tykwer'ı da alarak içinde altı bağımsız (!) hikayeyi barındıran çok katmanlı bir hikayeyi anlatma işine kalkıştılar. Cloud Atlas hiç şüphesiz 2012 yılının en ilgi çekici yapımlarından biriydi. Film vizyona girmeden önce herkes kafasında "Acaba nasıl olacak, onca oyuncu farklı rollerin altından başarıyla kalkabilecek mi" sorularıyla meşgul iken Wachowski'ler bizleri altı dakikayı bulan devasa bir film fragmanı ile selamladılar.

Not: Filmin konusunu (spoiler içermez) okumak istemeyenler bir sonraki altbaşlığa geçebilirler.

* * *

İlk hikayemiz 1849 yılında Güney Pasifik'te bir gemide geçmekte. Genç bir avukat olan Amerikalı Adam Ewing'in deniz yolculuğu boyunca başından geçenleri anlatan hikayede dönemin büyük utançlarından köleliğin altı kalın harflerle çizilmekte. Zenci bir köleyle ile dostluk kuran Ewing, daha sonra başından geçenleri "Adam Ewing'in Pasifik Yolculuğu"  adı altında yayınlar ve bu anılar ikinci hikayedeki genç besteci Robert Frobisher'ın eline geçer.


Robert Frobisher, 1930'ların İngiltere'sinde zengin bir aileden gelen genç bir bestecidir; ama biseksüel yaşantısı yüzünden kişiliğini sürekli olarak çevresinden saklamak zorunda kalır. Dönemin ünlü bestecisi Vyvyan Ayrs'ın yanında bir iş bulur ve güzide "Cloud Atlas Sextet"ini o sıralar besteler. Ancak bu eserin etikleri hiç beklendiği gibi olmaz ve hikaye umulmadık bir biçimde sonlanır. Burada ufak bir not düşmek isterim. Frobisher'ın hikayesi, Cloud Atlas'daki en iyi hikayelerden biriydi. Gerek oyunculuklar gerekse hikayenin işlenişi fevkalade göz doldurucuydu. Yitik bir aşkın anlatılması da cabası.


1973 yılında California'da geçen üçüncü öykü ise acar gazeteci Luisa Rey'in, Robert Frobisher'ın nükleer fizikçi eski sevgilisi Rufus Sixsmith ile şans eseri tanışmasını ve beraberinde yaşanan aksiyon dolu bir dizi olayı konu alır. Halle Berry'i yıllar sonra dişe dokunur bir yapımda görmek sevindirici. Cloud Atlas'ın en aksiyon bol hikayesine tanıklık eden Halle Berry, gösterdiği ortalamanın üstündeki performansla bizlerin gözündeki imajını bir nebze olsun temizlemeyi başarıyor.


Dördüncü hikaye ise günümüzde, 2012 İngiltere'sinde geçmekte. Timothy Cavendish, 65 yaşında düzenbaz bir yayıncıdır. Dermot Hoggins adındaki gangster yazarın kitabını yayınlayan Cavendish, bir partide Hoggins'in bir köşe yazarını öldürmesiyle şansı döner. Cinayet sebebiyle kitap ilgi çeker ve çok satanlardan biri halini alır. Paralara konan Cavendish bir gün Hoggins'in adamları tarafından tehdit edilir ve büyük bir kovalamaca başlar. Dermot Hoggins rolüyle, Scarface tiplemesine selam çakan Tom Hanks yine görülmeye değer bir oyunculuk sergilemekte. Ama şunu da belirtmeden geçmeyeceğim; Cloud Atlas'ta beni en çok etkileyen hikaye Cavendish'in hikayesiydi. Zira içinde hem dram hem komedi ziyadesiyle vardı ve Cavendish rolündeki Jim Broadbent'ın performansı gerçekten ayakta alkışlanacak cinstendi. Tabii gudubet kadın bakıcı rolündeki Hugo Weaving'i de anmadan geçmeyelim. Weaving sayesinde gülmekten karnıma ağrılar girmişti.


2144 yılında Yeni Seul'de geçen hikaye de klonların başkaldırısını anlatan coşkulu bir macera.. Wachowski'ler bilim kurgu türüne bir kez daha el atıyorlar ve ortaya enfes bir hikaye çıkıyor tabii ki. Cavendish ve Frobisher hikayeleriyle birlikte favorilerimden.. Sonmi-451 adındaki klonun sistem dışına kaçışını izlemek heyecan verici olduğu kadar düşündürücüydü de. Hikayenin sonundaki manifesto ile beyninize tokat yemiş gibi hissedeceksiniz.


Son hikaye ise uzak gelecekte, 2321 yılında Hawai'de geçmekte. Post-apokaliptik bir yapıya sahip olan hikayede öncül hikayelere fazlasıyla gönderme mevcut ki bunun da sebebini birazdan yazacağım. Vadi sakinlerinden Zachry başından geçen bir aile trajedisi sonrasında çeşitli hayaller görmeye başlar ve ileri bir uygarlıktan Hawai'ye gelen Meronym ile karşılaşır. Hayatı o günden sonra değişir..


* * *

Belki bir çoğumuz farkında bile değiliz; ama aldığımız her nefesin gökyüzünde, bulutlarda bir karşılığı var. Her nefesimizde dünyaya ve insanlık tarihine bir şeyler bırakıyoruz. Kimimiz bir beste kimimizse sadece bir günlük armağan ediyoruz bu ortak tarihe. Ama ne olursa olsun hepimiz bu atlasın bir parçasıyız ve yapılan her eylem bir başka eylemi tetikliyor. Buna "kelebek etkisi" diyenler de var. Cloud Atlas da işte bu noktadan hareketle insanların birbirini ne denli etkileyebildiğini gözler önüne seriyor ve insanlık tarihinin aslında yığılarak ilerlediğini dile getiriyor. İlk bakışta Alejandro G.İnarritu'nun Ölüm Üçlemesi'ni andırsa da Cloud Atlas olayın çok daha derinine iniyor ve daha geniş kapsamlı bir değerlendirmeye gidiyor.

Bu "kısa" insanlık tarihi yolculuğumzda uğradığımız her durakta bir başka ayrımcılık ve ezilmişlikle karşılaşıyoruz. Yeri geliyor yaşanamamış eşcinsel bir aşkın acısıyla yüzleşiyoruz yeri geliyor renk ayrımcılığı ve köleliğin vahşi kırbacı altında eziliyoruz.

Film boyunca işlenen hikayelerin belirgin bir ortak özelliği var; özgürleşmek ! Köle sahiplerinden, hasta bakıcılardan, klon üreticilerinden, dünyanın sonunu getirecek bilim adamlarından, muhafazakar düşünceden ve daha nicesinden uzaklaşma ve kurtulma arzusu.. Cloud Atlas'ı bir cümlede tanımlamak gerekse herhalde onu en iyi anlatacak cümle "Özgürlük üzerine bir film" şeklinde olurdu. Karakterlerin her biri kendi çapında bir özgürlük mücadelesi vermekte. Kimisi bu uğurda başarısızlığa uğruyor kimisi de muzaffer bir zaferle ayrılıyor. Ama başta da dile getirdiğim gibi bu birbirinden bağımsızmış gibi duran mücadeleler Bulut Atlası'nda birikerek gelecek nesilleri etkilemek üzere üzerlerine yağıyor. Sonmi'yi anlamadan Zachry'i anlamak bu neden tam olarak mümkün olamaz. Bütün eylemler bir diğerini tetikliyor.

Filmde ilgimi çeken bir diğer noktada şu; son hikaye aslında bizim tarih kitaplarında anlatılan ilkçağları andırıyor. Tahtadan evler, ilkel silahlar ve gelişmemiş bir teknoloji örneği. Bu da demek oluyor ki insanlık ne yaparsa yapsın, neticesinde kendini kısır bir döngünün içinde bulacak. Nice medeniyetler kurulacak, nice binalar yükselecek; ama insanlık bu baskıcı ve zorba kafalardan kurtulamayacak ve son tahlilde özümüze, doğaya döneceğiz. Aslında filmin umutsuz bir tablo çizdiğini de söylemek lazım. Film, her ne kadar fazlasıyla özgürlüğe vurgu yapsa, geleceğin geçmişin özgürlük alevlerinin birikimyle inşa edileceğini hissettirse de, son hikayeyle sanki bu mücadelelerin sonuçsuz kalacağını ve medeniyetlerin yıkılmaya mahkum olduğuna kanaat getiriyor. Şunu da eklemekte fayda var; yönetmenler bizleri böylesine karamsar bir tabloyla yanlız bırakmak yerine filmin son sahnesinde bizlere açık bir kapı bırakarak umut ışığını hücrelerimize nüfus etmesini sağlıyor.

Cloud Atlas, vermek istediği evrensel mesajlar, başarılı atmosferi, görkemli müzikleriyle ve ortalamanın üstünde seyreden oyunculuklarıyla parlayan bir film olmasına rağmen hikayeler arası geçişler ve bağlantıların iyi kurgulanamamasının ve bunların altlarının ziyadesiyle boş kalmasının kurbanı oluyor. Keşke yönetmenler görselliğe harcadıkları olağanüstü enerjinin bir kısmını da bu geçişlere harcasalardı. Eminim Cloud Atlas sadece 2012'nin en iyi filmlerinden biri değil; aynı zamanda tüm zamanların en görkemli filmlerinden biri olarak hafızalarda yer edecekti.

1 yorum:

  1. Yorumuna %100 katılıyorum (her zamanki gibi). Ellerinde bu kadar vakit varken bu kadar bağlantısız oturtmayı nasıl başardılar bilmiyorum.

    Filmi izleyeli epey zaman oldu karakterleri tam oturtamıyorum ama, Sonmi-451'nin tanrı zannedilip bunca zaman verilerinin Hawai'de kalması, ve Meronym'in kendi gezegenini nasıl kurtardığı tam bir muamma. Filmde action unsuru da çok azdı. Film uzayınca insan ister istemez bir saman alevi heyecan arıyor. Bu kısımlara uygun sahnelerde toplamda 4'er saniyeyle geçiştirilmiş durumda.

    Filmde özgürlük mutlu sonu yansıtmıyor. Ama beni asıl mutlu eden, amaçlarına uğruna sonuçları ne olursa olsun mutlu olabilen insanlar, klonlar yada vs vs... Özgürlük içimizde. Özellikle şu interaktif dönemde mutluluğu iPad'lerde iPhone'larda, twitter'da face'te tumblr saymakla bitiyorum ama, sosyal paylaşım ağlarında arıyoruz. KAL YERİNDEN HİPSTER BOZUNTUSU MUTLULUK SADECE AMAÇLARIN UĞRUNA SAVAŞTIĞINDA SENİNLE OLUR diyor çok güzel bir şekilde.

    YanıtlaSil