60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

14 Ekim 2012 Pazar

Hey, Bu Bir Veda Değil


19 Eylül 2012 !!!

Saat 8 suları…
Yataktan kalkış. Ertesinde edilen hafif bir kahvaltı (zaten oldum olası kahvaltı etmeye alışamadım) ve uyku sersemi bir şekilde hazırlanan çanta (gece uyku tutmadı). İçine ne attım ne atmadım o an farkında değilim. Ancak gideceğim yere vardığımda farkına varabildim. Aklımda tek bir şey var: Biletleri unutmamak. Gerisi teferruat! Apar topar evden çıktım. Sırtımda “meşhur” kırmızı çantam... Yine yollardayım işte! 

Saat 10:00
Otobüsteki yerimi aldım ve koltuğumu yavaşça yatırdım. Ne büyük şans ki otobüs neredeyse boş! Arkamda huysuzluk edecek bir kimse yok. Bir anda camdaki Ankara silueti bulandı. Otobüstekilere el sallayan yolcu yakınları görünmez oldu. Bizimkiler de dâhil buna. Ekranda son zamanların meşhur komedi filmlerinden The Hangover oynuyordu. “Konforlu bir yolculuk olacağa benziyor” diye geçirdim içimden. Öyle de oldu. Neredeyse… Arkada tüm yolculuk boyunca çene çalan Uzakdoğulu gençleri saymazsak!

Saat 13 suları…
İçinde bulunduğum otobüs mola vermek için bir tesise girdi ve uzunca bir süre de orada durdu. Otobüs bozulmuştu X_X Tabii benim de o an moralim yerle yeksan oldu. Gecikemezdim! Dile kolay, bu günü yıllardır bekliyordum. Şairin de dediği gibi; “zamanın nasıl geçtiğini fark edemedim, hayatımın yarısı boyunca bu anı bekledim” Üç yıl önce elime bir fırsat geçmişti; kullanamamıştım. Onun yerine Santana konserine gitmeyi seçmiştim. Nereden bilebilirdim bu seçimin benim vicdanımı üç yıl boyunca rahatsız edeceğini. Edilen dualar işe yaradı ve bir saatlik bir gecikme sonucunda otobüs yeniden yola koyuldu.

Saat 16:15 (belki birkaç dakika daha fazla.)
Yedi tepeli şehir karşımda… İşte yine geldim, aziz İstanbul! Selam olsun Kızkulesi’ne, Topkapı’ya, Kadıköy’e… Otobüs, varış noktasına (Ataşehir) dönerken Ülker Sports Arena belirdi sağ camda. Bütün endamıyla orada durmaktaydı. Yüzümde hınzır bir gülümseme. “Bekle beni üstat, dertleşmeye geliyorum”.

Saat 16:30
Otobüsten iner inmez soluğu Ataşehir terminali ve Ülker Sports Arena’nın ortasında bulunan Palladium AVM’de aldım. Palladium’u ilk ziyaretim... Memnun da kaldım hani. Bizim Panora  ayarında bir yer. Ayak alışkanlığı kendimi bir anda D&R’da buldum. Önümde yüzlerce cd, öylece durmakta. Elim “onun” cdlerini arıyor istemsizce. Tek tek inceliyorum; “acaba bu bende var mı” diye. Sadakatimi ölçüyorum. Voila! Tam not alıp yoluma devam ediyorum. Karın aç tabii. Gurultular beynimde çalan şarkıları bastırıyor. “İyisi mi yiyecek bir şeyler bulayım” diyorum. Karşıma Günaydın çıkıyor. Ama Ankara’dakinden farklı olarak Burger King tarzı bir fast food restoranı. Eyvallah diyor ve yiyeceğimi seçiyorum. Ne hoştur ki, o güzel güne yaraşır bir yemek yiyorum.  Yediğimden büyük bir zevk alıyorum. Belki etin kalitesinden belki de “onunla” aynı şehirde havayı solumanın verdiği zevkten, kim bilir! Tek bildiğim ertesinde Saray Muhallebicisi’nden su muhallebisini devasa pudranın gölgesinde mideye indirdiğim gerçeği. Tamam, devamını anlatmayacağım; bu bir yemek inceleme yazısı değil çünkü. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; hayatımda ilk defa bir konseri tok karnına izledim! Bunda biletlerin hepsinin numaralı olması etkili elbette. Hatırlarsanız, Madonna ablamız uğruna tam on bir saat sırada oturmadan beklemiştim.

Saat 17:30
Konser alanının kapıları 19’da açılacağından en azından bir saat önce mekânın önünde olmak lazım diye düşünüyor ve yine yeni yeniden yollara dökülüyorum. Kulağımda kulaklık. “Onun sesi” bana yol gösteriyor. Arena’ya davet ediyor. Sesin peşinden gidiyorum. Sağımda Ağaoğlu İmparatorluğu (o devasa siteleri başka türlü betimlemek ne mümkün!)…  Kısa bir yürüyüş mesafesinin ardından mekâna varıyorum ve kaldırıma oturuveriyorum.


Saat 19 civarı
İşte! Yıllardır hayalini kurduğum an gelip çattı. Kapıların açılacağını ilan ediyorlar! Hissediyorum. “O”nu ve “onun sesi”ni. Çok az kaldı… Özel bir şeyler bizleri beklemekte. Havada güzel bir titreşim var. Buna orada bulunan herkes şahit. Üst kontrolü ve biletlerin incelenmesi… Açılan kapı sesi ve mekâna giren kalabalığın gürültüsü. Her zaman yaptığım şeyi yapıyor ve offical merchandise noktasını gözlerimle arıyorum. Ama yok! Bulamıyorum ve oradaki bir görevliye soruyorum. Meğer bir üst kattaymış stant. Yürüyen merdivenler vasıtasıyla üst kata çıkıyor ve soluğu hediyelik eşya noktasında alıyorum.  Bir de ne göreyim (aslında ne göremeyeyim), aylardır hayalini kurduğum yüzük Türkiye’deki hediyelik eşya standında yok! Diyeceksiniz ki bu da dert mi? Elbette değil; ama o yüzükten bir tane alabilseydim çok hoş bir anı olarak kalacaktı. Zira o yüzüğün aynısını “o” da takıyor. Hem de orta parmağına. Her konser parmağında; üzerinde iki kalp figürü üst üste durmakta:

Neyse ki teselli olarak Türkiye standında içinde çıkartmaların da bulunduğu bir turne kitapçığı ve şık bir anahtarlık satışa sunulmuş:


Eh, tabii ben de onlara yumuldum ve kırmızı çantama atıverdim. A, unutmadan bir de albüm aldım; “Death of Ladies’ Man”. Aslında “o”nun sevmediğim tek albümü olabilir “Death of..” ancak Türkiye’de hiçbir yerde satılmadığı düşünülürse gözümü kırpmadan 20TL karşılığında onu da çantama attım.  Gönül isterdi ki bir de t-shirt al. Ama hem beden bulmak zordu, hem de fiyatlar el yakıyordu (hoş, Madonna konserinde t-shirt’e tam 50TL bayılan “saf” bir insanım ben). “Zaten onca şey almışım bir de t-shirt’üm eksik kalsın bari” oldum.

Saat 20 suları
İçecekler alınmış, hediyelik eşyalarla oynaşma vakti geçmiş, zaman konser zamanı olmuş! Tribündeki yerimi sessizce aldım ve sahneyi dikizlemeye koyuldum. Arka fonda çalan blues parçaları gerçekten atmosfere ayrı bir tat katıyordu. Karşımda “o”nun sahnesi: yerde (saydığım kadarıyla) beş tane kilim, arka planda ise uçuşan perdeler ve üstüne yansıtılan kara kalem kadın figürleri. Gözler, kulaklar bayram ediyor tabii… Hem de konser başlamamış daha! Aslında konserin sekiz buçukta başlaması planlanıyordu; ama bilirsiniz yurdum insanı geç gelmeyi sever bu tarz etkinliklere. Bu yüzden turne ekibi sürekli “15 dakika sonra konser başlayacak” anonsu yaptı durdu. Velhasılıkelam, on beş dakika rötarla konser 20:45’de başladı ve işte “o an” eridim, bittim.

Konser / Dance Me To the End of Love
Sahneye, elemanlarının arkasından koşarak çıkıyor. Yüzünde muzip bir tebessüm… Ve işte karşımızda duruyor! Her zamanki gibi takım elbiselerini giymiş (içinde gri bir gömlek), kafasında meşhur şapkası, bizleri selamlıyor. İlk sözleri “Teşekkür ederim dostlar” oluyor ve usta şair Leonard Cohen, ayini ünlü aşk parçası “Dance Me To the End of Love”la başlatıyor.  Tabii alkış kıymet! Bütün müritler alabildiğine haykırıyor. Sessiz kalmak mümkün mü? Ortam sıcak, şarkı eşsiz, ozan samimi ve arka planda keman… Üstat yavaşça usta gitaristi (ki usta demek bile az kalıyor onun yeteneği karşısında) Javier Mas’ın yanında eğiliyor ve onun önünde şarkıyı okuyor. “Aşkın önünde elimizden gelen tek şey bu; teslim olmak ve önünde eğilmek” dercesine… İnanılmaz bir an yaşıyor binler. Bir dolunayımız eksikti tepemizde. 



The Future
Kendimi övmek gibi olacak belki; ama o gece o alanda bulunan seyirciler arasında bir anket yapılsa, içlerindeki en sıkı Leonard Cohen hayranlarından biri ben seçilirdim sanırım. Öyle ki, Cohen ustanın yeni turnesi Old Ideas World Tour’u başladığı günden beri sosyal medya ve diğer iletişim araçlarıyla takip etmekteyim. Hangi şarkıları ne kadar sıklıkla, hangi sıralarda okuduğunu filan ezbere biliyorum, o derece! Hoş, efsane her konserine farklı bir setlistle çıkmayı adet edinmiş bir isim. Tıpkı Bob Dylan gibi onun da sağı solu belli olmuyor. Bir gece önce okuduğunu bir sonraki gece okumayabiliyor. Ya da tıpkı bu turnede yaptığı gibi yıllardır bir kere bile icra etmediği şarkıları (misal “Light As the Breeze) pat! diye bizlerin önüne atıveriyor. İşte belki de Cohen konserlerini özel kılan şeylerden biri de budur: bilinemezlik. Ama bazı şarkılar var ki, ustanın setlistinde hep bulunuyor ve aşağı yukarı sıraları da değişmiyor. Bunlardan biri de “The Future” şarkısı. Beni bilen bilir. Cohen’in en sevdiğim iki şarkısından biridir. Peki neden severim bu şarkıyı? Yanıtı basit; “geleceği” anlattığı için. Karamsar bir tablo olacak; ama ne yazık ki benim de Cohen gibi gelecekten ümidim yok. “Geleceği gördüm; cinayetten ibaret”. Geleceği işte böyle tanımlıyor usta müzisyen. Keşke her şey daha farklı olabilse... Ama heyhat bütün bu düzen kan üstüne kurulu. “The Future”ın ilk notalarını işitir işitmez tüylerim ürperiyor ve derin bir iç çekiyorum. Bu karamsar havada ustanın şarkıya başlamadan önce sarfettiği şu sözler de etkili tabii; "Bir daha ne zaman görüşebiliriz, bilmiyorum; ama bu akşam sizlere elimizdeki her şeyi vereceğiz". Bizim Leonard'ın yakın çevresindekilerin söylediğine göre bu turnede kendisi her gece son konseriymiş gibi sahneye çıkıyormuş ve tüm gücünü ortaya koyuyor, sınırlarını zorluyormuş. Performans sürelerinin bu turnede dört saati bulması da bu "bir kez daha görüşemeyebiliriz" korkusundan dolayıymış. Umarım Old Ideas turnesi bir helallik alma, veda etme turnesi olmaz. Unutmadan, performansla ilgili küçük bir detay vermek istiyorum; sahnenin ortasında diz çökerek şarkıyı okuyan şairin, “Lay beside me baby, that’s an order (yanıma uzan bebeğim, bu bir emirdir)” dizesine gelince vokalistlerine dönüp, attığı haşin bakışı unutamayacağım.

 
Bird On the Wire
Bir Cohen klasiği daha… 1969’dan bu yana Cohen konserlerinin olmazsa olmazlarından bir şarkı; “Bird On the Wire”. Her Cohen fanının olduğu gibi benim de favori şarkılarımdan biri. Sözleri karşısında şapka çıkartmamak elde değil. Şarkıya duyduğum bu büyük sevgi yetmezmiş gibi bir de o gece “efsanevi” bir performans eşliğinde sergilenenince beynime mıh gibi yer etti. Şarkı başlar başlamaz arka planda uçuşan perdeler bir anda yeşil rengine büründü ve üstat olabildiğince kırılgan bir tonda şarkıyı bir nefeste okudu. O an ağladığını bile düşünebilirdiniz. O kadar kırılgan, o kadar naifti ki… Geçen turnede olduğu gibi yüksekten okumaya çalışmadı. Olabildiğince pes, alabildiğine karanlıktı. Şarkıyı o an hissediyordu. Performansın en unutulmaz anı ise en sonunda yaşandı. Şarkının son dizesine gelmeden dizlerinin üstüne çöktü ve bir anda salonda alkış tufanı koptu (sanırım millet şarkı bitti zannetti). Işıklar yavaşça sönerken de ağzından şu kelimeler döküldü; “to be free (özgür olmak için)”. Sözün bittiği an bu olsa gerek.


Everybody Knows
Blogumda defalarca paylaştığım, yazılarımda da sayısız defa referansta bulunduğum şarkılardan biridir “Everybody Knows”. Onun için bir “şarkı” demek yetmez. Kalburüstü bir şiirdir. Sanatın zirvesidir! Çünkü tıpkı “The Future” gibi bu şarkı da dünya gerçeklerini anlatıyor dâhiyane dizeleriyle: “Herkes biliyor, savaşın bittiğini. Herkes biliyor, iyinin kaybettiğini. Herkes biliyor kavganın aynı olduğunu. Fakir fakir olarak kalır, zenginse daha çok zenginleşir.” Bizi bize anlatan bir şarkı aslında. Hoş, o gece daha birkaç sefer daha Cohen usta bizi bize anlattı, yüreklerimizi oydu. Genelde konserlerinde sözlerini değiştirdiği “Everybody Knows”u bizde sözlerini değiştirmeden olduğu gibi okudu ve “sacred heart” kısmında elini kalbinin üstüne koydu. O an çok heyecanlandım ve duygulandım:



Dizeler arasında da vokalistleri Sharon Robinson ve Webb Kardeşleri bizlere takdim etti. Nazik adam vesselam. Bir ufak not; Leonard Cohen hayatımda izlediğim en nazik, en saygılı sanatçıydı. Vokalistleri şarkıya eşlik ederken ya da çalgı aleti çalan elemanlarından biri solo atarken mutlaka kenara çekilip şapkasını çıkarmak suretiyle göğsüne dayayarak saygıyla dinledi. Gerçek bir salon beyefendisi! Şarkının sonlarına doğru “everybody knows (herkes biliyor)” diye haykırdığı anlar görülmeye değerdi. Böylece cümle aleme “böyle geldi, böyle gidiyor” mesajını vermiş oldu. Şarkı büyük alkış aldı ve ıslıklar, haykırışlar eşliğinde tamamlandı.

Who By Fire
En sevdiğim Cohen albümlerinden olan 1974 çıkışlı "New Skin For the Old Ceremony"nin  nadide şarkılarından biridir "Who by Fire" ve her Leonard Cohen konserinin vazgeçilmezlerindendir. Peki neden vazgeçilmez ? Görkemli dizelere değinmek istemiyorum. Fakat eseri esas ölümsüz kılan, şarkının başındaki harika on iki telli gitar solosudur hiç şüphesiz. Javier Mas, o gece de tam anlamıyla döktürmüştür. Şarkı başlamadan arka plandaki perdeler kan kırmızısı bir hal alır ve Mas, tellere vurur:



Solo süresince şunu farkettim. Salondak kimse kımıldamıyordu. Nefes bile almaya çekiniyordu insanlar. Öylesi büyüleyici bir andı. Şimdi videoyu izlerken bile nefesim kesiliyor. Ellerin dert görmesin Mas usta.

Darkness
Yeni albüm "Old Ideas"ın en iyilerinden olan "Darkness" gecenin de en iyi performanslarından biriydi. Hafif country sounduna kayan yeni haliyle şarkı çok daha iyi bir hal almış. Ayrıca Cohen bu şarkıda eline gitarını aldı ve uzun bir süre boyunca da bırakmadı.

Sisters of Mercy
Okunacağından şüphem yoktu. Ama konserin sonunda mı başlarında mı icra edileceğini tam kestiremiyordum. Başlarda geldi; iyi de etti. İlk albüm, "The Songs of Leonard Cohen"in dikkat çeken parçalarından biridir. Keman eşliğinde de pek güzel olmuş hani :)) Sessiz sessiz ağladık yahu !

Hey, That's No Way to Say Goodbye
Gecenin ilk büyük süprizi ! Neden ? 1) Ben bu şarkıyı çok seviyorum. Cohen'den canlı olarak dinleyemeseydim gözüm açık can verirdim büyük ihtimalle. 2) Bu şarkıyı yeni turnesinde ikinci defa (ilki Dublin'di), İstanbul'da okumuş oldu. Ki 2009'daki İstanbul konserlerinde de bu şarkı okunmamış. Valla detayları hatırlamıyorum dostlar. Tek hatırladığım "büyük bir haz dalgası"ydı. Sahneden akın akın kalbime çarpıyordu dalgalar. Kendimde değildim...

Amen
Ustanın şarkı boyunca çektiği içten (ve de derin) "amen (amin)"ler hala beynimde yankılanmakta. O nasıl bir bass sestir arkadaş ! Sanki diğer dünyadan bizlere seslenmekte...  Bütün bedenim sarsıldı her yeni "amen"de. Tüylerim ürperdi: 



Come Healing
Evet, o geceye kadar dikkatimi çeken bir parça değildi "Come Healing". Yeni albümün sönük şarkılarından biri olarak görüyordum. Sonra tabii yamuldum. Önce melekler korosu (Sharon Robinson ve Webb Kardeşler) başladı, ertesinde dizlerinin üstünde oturan Cohen eşlik etti onlara.Tabii eşsiz kemanı unutmamak gerek ! Bana en çok dokunan dizeyse şuydu;

"And none of us deserving (Hiçbirimizi haketmiyoruz)
Of cruelty or the grace. (Zulüm veya zerafeti) "

Gözlerim dolu dolu oldu o an. Unutmadan bir küçük detay daha; şarkı başlamadan önce seyiricilerin arasından biri sahneye doğru "İyi ki doğdun Leonard" diye bağardı ve şair de bu minik jesti karşılıksız bırakmadı: "Saolun dostlar". Evet, İstanbul konserinden iki gün sonra usta 78.yaşına bastı. Allah uzun ömürler versin ona.




In My Secret Life
Yorum yapmama gerek var mı ? Sharon Robinson ve üstat beraber aldılar uçurdular şarkıyı. Bizim de aklımız yerinden uçtu. Yanlız kalpler bir kez daha titredi.. 

 

Different Sides
Gecenin ikinci büyük süprizi. Okunacağına hiç ihtimal vermiyordum; çünkü yeni albümden bu kadar fazla şarkı okunacağını sanmıyordum. Fena mı oldu ? Haşa ! Bilakis dinlemek istediğim bir şarkıydı. Cohen'in eski şarkılarını anımsatan bir havası var nedense. İlk notaları duyar duymaz "heyooo" deyiverdim kendi kendime ve bütün algımı sahneye yönelttim. Notaların hiçbirini kaçırmak istemedim. Pür dikkat zerafete tanıklık ettim. Bu arada şarkıya başlamadan önce şair şunları söyledi: "Bu gece yeni şarkılardan da ve eski şarkılardan da biraz biraz okuyacağız; sonra bir ara vereceğiz ve devamında ikinci bölümle karşınızda olacağız."



Going Home
Ve geldik yeni albümdeki favori şarkıma. Ne yalan söyleyeyim kendisini bir "Famous Blue Raincoat" kadar bekliyordum. Okunmasa eksik kalacaktı gece. Şair, bizleri bundan mahrum bırakmadı. Karşılığını da aldı. Seyirci şu dizeleri çok sevdi ve her seferinde ıslıklar eşliğinde alkışladı;

"I love to speak with Leonard (Leonard'la konuşmayı seviyorum)
He's a sportsman and a shepherd (O bir spor adamı ve bir çoban)
He's a lazy bastard (O tembel bir serseri)
Living in a suit (Takım elbisesi içinde yaşayan)"

Talihsizlik o ki, bu performansın İstanbul kaydını internette bulamadım. Ama diyebilirim ki, bu dizeleri olabildiğince mizahi (hınzır ve çocuksu) bir ses tonuyla okudu ve bizlerin de yüzüne tebessüm kondurmayı başardı.


Anthem
Canlı olarak en çok dinlemek istediğim Cohen şarkılarından biriydi "Anthem". Albüm versiyonu ayrı güzel, konser versiyonları ayrı güzeldir. Sözleri etkileyicidir bir kere. O gece bir mucize yaşandı ve şarkı "sadece güzel bir anı" olarak hafızama kazınmakla kalmadı. Aynı zamanda özel bir anı olarak da beynimde yer etti. Zira herşeyden öte bu şarkıya geçmeden önce o geceki atmosferin yüzü suyu hürmetine ustadan bir şiir hakkı kazandık (ama hakikaten seyirci iyiydi) ve ışıkların kararmasıyla Cohen'in ağzından şu dizeler döküldü;


"The Flood (Sel)
The flood is gathering (Sel toplanıyor)
Soon it will move (Yakında hareket edecek)
Across every shoreline (Her kıyı şeridi boyunca)
Against every roof (Her çatıya doğru)
The body will drown (Beden boğulacak)
And the soul will shake loose (Ve ruh serbest kalacak)
I write all this down (Bütün bunları yazıyorum)
But I don't have the proof.  (Ama kanıtım yok)"
 
Bu güzel süprizin ardından tam kendimize gelecekken efsane daha da ileri gitti. Şiirin üstüne bir de davudi sesiyle "Anthem"den birkaç dize okudu ve öyle şarkıya geçti:

"Ring the bells that can still ring (Hala çalan çanları çalın)
Forget your perfect offering (Kusursuz bağışını unut)
There is a crack in everything (Herşeyin içinde bir çatlak vardır)
That's how the light gets in. (Işıkta böyle içeri sızar)"

Büyük bir duygu seliydi yaşanılan. Usta o an binlerce kalbin çatlağını buldu ve ışığının içimize sızmasına izin verdi. Sonra mı ? Zarif bir hareketle elindeki kordonlu mikrofonu öndeki kilimin ortasına öylece bıraktı, şapkasıyla ekip arkadaşlarını tek tek selamladı ve en nihayetinde bizlere dönüp meşhur Budist selamını vererek, sahneden hoplaya zıplaya ayrıldı.

15-20 dakika süren bir ara... 

* * *
Tower of Song
Her zamanki gibi sahnenin ortasında bir keyboard, ardında bizimki. Gözlükleri takmış şu dizeleri okumakta;

"Well my friends are gone and my hair is grey (Arkadaşlarım gitti ve saçlarım kırlaştı)
I ache in the places where I used to play (Eskiden oynadığım mekanlarda ağrıyorum)"

Ne hoş ki seyirci pür dikkat Leonard'ı izliyordu o gece ve şu dizeleri alkışsız bırakmadı;

"I was born like this, I had no choice (Ben böyle doğmuşum, seçme şansım yoktu)
I was born with the gift of a golden voice (Altın bir ses bahşedilmişti doğuştan)"

Suzanne
Tek kelime: ruhaniydi ! Salondan çıt çıkmadı. Suzanne'in hallerini dinledik Cohen'in ağzından. Elinde gitarıyla... Sahnenin iki farklı yerine yerleştirilen iki spot ışık yardımıyla Cohen'in devasa gölgesi ikiye bölündü. Biri perdelerin sol yanına diğeri sağ yanına düştü.

Night Comes On
Old Ideas turnesinin süprizlerinden biri. Daha önce dinlememiştim. Zaten konserlerinde de çalmıyordu. O gece bir dinledim, o gün bu gündür dinliyorum Savaşlar, korkular, anne-baba figürleri ve sevgililer üstüne harika, buruk bir eser. Gözlükleri hala gözünde bizimkinin. Elinde gitarı...

Heart With No Companion
Allaaaah! Kelimenin tam anlamıyla kurtlarımızı döktük. Evet, kopkop tarzda bir pop şarkısı değil belki; ama nedense neşeli ritmi bende hep bir oynama hissi yaratıyor. Bereket versin, bizi bu şarkıdan mahrum etmedi usta müzisyen. Çokta iyi etti.

The Gypsy's Wife
Geçen turnenin ilk konserlerinde icra edilmişti bu şarkı; ama İstanbul konserlerinin setlistine baktığımda o geceye katılanların bu şarkıdan mahrum kaldığını farkettim. Bence büyük bir kayıp; çünkü Cohen'in en hüzünlü şarkılarından biridir "Gypsy's Wife". Önce vokalistler girdi söze; "where, where, where's my gypsy wife tonight?(nerede, nerede, benim çingene eşim bu gece nerede?)". Sonra Cohen sürdürdü. Şarkıya dair bir diğer güzellikse kemanın şarkıya dahil edilmiş olmasıydı. Zira geçen turne Alexandru Bublitchi (bu turnenin dahi kemancısı) yoktu.  "Gypsy's Wife"ın orjinal versiyonu kemanlı olduğu düşünülrse bu şarkıyı sadece Bublitchi'li versiyonuyla dinlemek mübahtır bence. Zaten dahi kemancı farkını her şarkıda ortaya koydu ve bütün gece deliler gibi alkış topladı. Bu şarkıda attığı soloyu da unutmak elde değil. Eminim hala salondaki herkes "çingene eşini" arıyordur her gece.


The Partisan
İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Fransa Direnişini anlatan destansı bir şarkı. "Bu şarkıyı dinlemeden ölürsem gözüm açık gidecek" dediklerimden biri daha. Albüm versiyonu güzel olsa da bu şarkıyı canlı dinlemek çok daha etkileyici bence; çünkü Cohen, turnelerinde "The Partisan"ı çeşitli enstrumanlar eşliğinde (akordeon, keman, vs.) daha karanlık bir tonda icra ediyor. Şarkı başlamadan önce ışıklar karaltıldı; çalgıcılar, şairi çevrelediler ve o an sahnedeki herkes tek yürek oluverdi. Savaşa hazırlardı. Bu "direniş"te Cohen yanlız değildi. Önce Mas saldırdı. Elinde on iki telli gitarı... Ardından savaş alanında keman ve akordeon sesleri işitildi. Sonra Cohen söz aldı. Nazilerin sınırı geçtiğini ve teslim olması gerektiğini söyledi. Ama bu kabul edilemezdi. O da öyle yaptı; "I armed myself and vansihed (silah kuşandım ve kayboldum)" İşte o an yüzümde ufak bir tebessüm oluştu. Çünkü üstat şarkının sözlerini değiştirmişti. Orjinal sözleri biraz daha farklıydı; "I took my gun and vanished (silahımı kaptım ve kayboldum)" Şarkı boyunca sözleri değiştirmeye de devam etti (adeti böyle aslında, bazı şarkıları konser sırasında anlık değiştirmeyi uygun görüyor) ve unutulmaz eklemeler yaptı. Eklemeleri kırmızı renkte yazıyorum:

"I've lost my wife and children (Karımı ve çocuklarımı kaybettim)
But I have many friends (Ama birçok arkadaşım oldu)
And some of them are with me tonight (Ve bazıları bu akşam benimle beraber)"

Alkış tufanı kopuyor bu sözlerin ardından. O ise sözleri değiştirmeye devam ediyor;

"An old woman gave us shelter, (Yaşlı bir kadın bize sığınacak yer verdi)
kept us hidden in the garret, (Bizi çatı arasında sakladı)
then the soldiers came; (Sonrasında askerler geldi)
she died without a whisper. ((ve o kadın) fısıldayamadan can verdi)

not so much as a whisper" (Bir fısıltı kadar bile değil)
...
"Oh, the wind, the wind is blowing, (Rüzgar, rüzgar esiyor)
through the graves the wind is blowing, (Mezarların arasından rüzgar esiyor)
freedom soon will come; (Özgürlük yakındır)
then we'll come from the shadows. (İşte o zaman gölgelerden çıkıp geleceğiz)

and these are the shadows (Ve bunlarda o gölgeler)" 

Diyecek söz yok. Gecenin en heyecan verici anlarından biriydi. Bize sadece delicesine alkışlamak düşüyor.



Democracy
Gece boyunca şimdiye değin gitar ve klavye çalan Leonard, bu şarkya daha önce görmediğim bir enstrumanla eşlik ediyor ve bizleri coşturuyor da coşturuyor.  Etnik enstrumanın adı "Jew's harp (Yahudi arpı)". Aynen şöyle birşey:

Üstat resmi turne sitesinde enstrumanı hakkında şu notu düşmüştü geçtiğimiz aylarda: "Büyük ihtimalle bu enstrumanı profesyonel olarak çalan tek Yahudi benim". Jew's harp ve yanık keman eşliğinde başlayan şarkımız aslında çok manidar sözlere sahip ve daha önce de dediğim gibi bizi bize anlatan Cohen şarkılarından biri. Adından da anlaşılacağı üzere demokrasi üzerine bir şarkı. Aslında Leonard Cohen hiçbir zaman dönemdaşları kadar politik bir isim olmadı. Fakat "The Future" albümündeki "Democracy" şarkısının da apolitik olduğunu söyleyemeyiz:

"It's coming through a hole in the air (Geliyor havadaki deliğin içinden),
from those nights in Tiananmen Square (Tiananmen Meydanı'ndaki gecelerden).
It's coming from the feel (Geliyor o malum duygudan)
that this ain't exactly real, (Ki aslı astarı olmayan)
or it's real, but it ain't exactly there. (Gerçek olsada orada bulunmayan)
From the wars against disorder, (Kargaşaya açılan savaşlardan)
from the sirens night and day, (Gece gündüz çalan siren seslerinden)
from the fires of the homeless, (Evsizin ateşinden)
from the ashes of the gay: (Eşcinselin külünden)
Democracy is coming to the U.S.A.
(Demokrasi geliyor Amerika'ya)"
 .. 
"I'm sentimental, if you know what I mean (Duygusalım, eğer ne demek istediğimi anlıyorsanız)
I love the country but I can't stand the scene. (Ülkeyi seviyorum ama olanlara dayanamıyorum)
And I'm neither left or right (Ne soldayım ne sağda)
I'm just staying home tonight, (Bu gece sadece evdeyim)
getting lost in that hopeless little screen. (Şu ümitsiz küçük ekranda kendimi kaybetmekteyim)
But I'm stubborn as those garbage bags (Fakat o çöp poşetleri kadar inatçıyım)
that Time cannot decay, (Zamanın çürütemediği)
I'm junk but I'm still holding up (Hurdaya döndüm; ama hala tutuyorum)
this little wild bouquet: (Bu küçük vahşi buketi)
Democracy is coming to the U.S.A.(Demokrasi geliyor Amerika'ya)"


Ustanın her "Demokrasi geliyor Amerika'ya" dediği anda da arkadaki perdelerde beyaz bir ışıkla parlıyordu. Gerçekten bize bu ümidi aşıladılar. Sadece Amerika'ya değil tüm dünyaya geleceğine inandırdılar bizi o gece. "The Future"la körelen ümitlerimiz bir anda yeşeriverdi.Ufak bir detay, Yahudi arpını başta ben dahil olmak üzere bütün seyirciler çok sevdi ve onun çalındığı her an alkışlar eksik olmadı. "Democracy"nin bu kadar görkemli sunulacağını düşünmezdim. Çok şaşırdım.


Coming Back to You
 "Various Positions" albümünün gizli saklı hazinelerinden biri daha (bir diğeri "Night Comes On"du) o gece gün yüzü gördü. Fakat bu şarkıyı usta şair kendisi seslendirmek yerine, güzel mi güzel vokalistlerine, Webb kardeşlere söyletti. Kızlar o sırada ellerine gitar ve arpı alırlarken üstat da şarkıya bir giriş yaptı ve şarkının birkaç dizesini şiir okur gibi fısıldadı bizlere:





Alexandra Leaving
Tam melekler korosuna elveda diyeceğimiz sırada sahnede Cohen'in emektar vokalisti aynı zamanda da yakın dostu olan Sharon Robinson göründü ve söz sırası ona geçti.Tıpkı bir önceki şarkıda olduğu gibi üstat ufak bir giriş yaptı şarkıya ve son noktayı da Robinson, harika sesiyle koydu. Normalde büyük starları izlerken vokalistleri dikkatimi çekmez. Ancak Cohen'in vokalistleri (ama özellikle de Sharon Robinson) o kadar iyiler ki... Robinson, solo bir konser vermeye gelse ülkemize, eminim koşa koşa giderim. O derece yani. Şarkıya dönecek olursak; tam bir keder şarkısıydı. Salonda yine o meşhur "derin sessizlik" hakimdi. Sanırım ağlayanlar oldu. Kimse nefes almaya bile cesaret edemedi. Kim ne derse desin, Cohen'in şarkılarında karanlığın ta kendisi var. Melankolinin diğer adı Leonard Cohen olsa gerek! O gece melankolinin ses ve bedene bürünmüş halini izlemiş olduk. Alexandra'yla hiç tanışmadık belki. Ama onu yıllardır tanıyormuşcasına arkasından gözyaşı döktük. Unutmadan, daha önce de belirttiğim gibi usta müzisyen, arkasında çalan her elemana, bütün tekink ekibine ve tabii vokalistlerine büyük saygı duyuyor. Konserin başlarında hepsini (teknik ekibi dahil) tek tek takdim eden Cohen, vokalistleri ya da çalgıcıları birşeyler söyleyecek/çalacak olduğu zaman kenara çekiliyor ve şapkasını çıkararak, öne hafifçe eğilerek icra edeni büyük bir saygıyla dinliyordu. Bu benim ve bütün seyircilerin hoşuna giden bir detaydı. İnsan boşuna Leonard Cohen olmuyormuş demek ki !


I'm Your Man
Sanırım salondaki herkes bu anı bekliyordu. Zira sıra "I'm Your Man"e gelince mekandaki herkes avazı çıktığı gibi bağardı. Özellikle de kadınlar ! :)) Ama onlar da haklı tabii. Konu Cohen gibi bir centilmen, kadına değer veren bir sevdalı olunca ben de kadın olsam ben de o an çıldırırdım. Şarkıyı icra ederkenki hal ve davranışları çok samimiydi. 



Sonunda "here I stand, I'm your man (işte burada duruyorum, senin adamınım)" derken takındığı tavra hayran olmayacak bir insan çıkacağını sanmam.

Hallelujah
Çoğunluğun aksine ben Cohen'in "Hallelujah"dan çok daha iyi eserler yazdığını düşünüyorum. Evet, klasiklerinden biri. Zaten ben de dinlemeyi çok severim. Ama yine de şarkının biraz abartıldığını düşünüyorum. O gece her zamanki gibi güzeldi. Özellikle ustanın  "hallelujah"çekerken topu bize atması ve sahne üstündeki ışıkların seyircilere dönmesi (ve mekanı cennetvari aydınlatması) hoş detaylardan bazılarıydı. Bu arada Cohen her şehirde olduğu gibi şu dizeleri bulunduğu şehre adapte etti ve devasa bir alkış aldı:

"I've told the truth, I didn't come to İstanbul to fool you" (Doğruyu söyledim ve İstanbul'a sizi kandırmaya gelmedim)
 
Take This Waltz
Geldik bisten önceki son şarkıya. Bilen bilir. Her Cohen konseri bu şarkıyla bitirilir. Ardından gelecek alkış tufanına göre de ertesinde bisler tek tek eklenir. O gece de öyle oldu. Yanımda oturan bet sesli Cohen hayranlarıyla birlikte (evet o gece hepimizin sesi kötüydü; ama mutluyduk :D) hep bir ağızdan şarkıya eşlik ettik: "Ay ay ay ay, take this waltz. Take this waltz". Sahneden dans ede ede ayrıldı.

* * *
So Long, Marianne
Allah'tan seyirci ortalama Türk seyircisinden bir kaç tık yukarıdaydı. Zira "Take This Waltz" sonrası tribünler ve sahaiçi genelde olduğu gibi boşalmadı. İnsanlar "Aman erken çıkayım trafiğe yakalanmayayım" demek yerine alkışlarla daha fazla Cohen dinlemeyi tercih ettiler (dahası sahne önüne yığılan seyirciler oldu) ve usta müzisyeni tam iki defa bise çağardılar. İkisinde de ikişer adet şarkı okudu. İlk bis ise "So Long, Marianne"le başladı. Sonunda bağıra bağıra "So Long.."u söyleyebildim Cohen'le birlikte. Gerçekten gecenin en coşkulu dakikalarıydı benim için. Nakarata her gelişte salon inledi. Titrediğimi hissettim. Keşke hiç bitmeseydi dedirtti.

First We Take Manhattan
Ben nice starlar izledim böyle heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Gerçekten Leonard Cohen başka bir isim. Şarkının ilk notalarını duyan salondaki seyirciler aynı anda sözleşmiş gibi gür bir alkış temposu tutmaya başladılar. Öyle ki şarkıcının ekibinden biri, internet sayfasında o geceki alkış tufanını "gökgürültüsü gibiydi" şeklinde niteliyor. Gerçekten de hayatımda böyle bir alkış seli görmedim. Ellerimiz patlayana kadar alkışladık. Tempo tuttuk. Bu arada şarkının sonlarına doğru en öndeki seyircilerden biri Cohen'e bir buket çiçek takdim etti ve usta da yerde emekleyerek hediyesini kabul etti. Tam o sırada yüzünde hoş bir tebessüm belirdi. Çiçekle kameralara poz verdi ve hemen ardından çiçeği, Sharon Robinson'a armağan etti. Tabii bu ince hareketi büyük alkış aldı. İşin güzelliğine gelince. Ustaya hediye verilmesi zaten hoş bir süprizdi; ama hediyenin verildiği an bence çok daha özeldi. Zira tam da şu dizeler üstüne çiçek takdim edilmişti: "Bana gönderdiğin eşyalardan dolayı teşekkür ederim". Böylece ilk bis alabildiğine coşkulu bir şekilde tamamlanmış oldu. Önce sahne yoldaşlarını kendi usülünce selamladı. Daha sonra da bizlere Budist selamını vererek, hoplaya zıplaya sahneden ayrıldı. Yaşıtlarına taş çıkarırcasına... Gecenin en görkemli performansıydı.



* * *
Famous Blue Raincoat
Usta baktı gördü alkışların sonu gelmiyor, ikinci bir bis için tekrardan sahneye (koşarak) çıktı. İçimde bir heyecan. "Acaba okuyacak mı". Ve evet!, "Famous Blue Raincoat"un notaları mekanı doldurmaya başlıyor. Perdeler masmavi bir renkte... Bütün salon ayakta alkışlıyoruz üstadı. Süprizler bununla da sınırlı kalmıyor. Cohen abimiz hiç acımamış bizlere, koyuvermiş araya bir de keman solosu. Şarkı, daha da öldürücü bir hal almış. Allah korudu bizleri o gece. İyi aklımızı filan kaybetmedik o dakikalarda:



Ama en büyük darbeyi sona saklamıştı şair. Efsane şarkının meşhur kapanış dizesi; "Sincerely, L.Cohen (İçtenlikle, L.Cohen)" kısımını "Sincerely, your friend (İçtenlikle, sizin arkadaşınız)" olarak değiştirdi ve o an başta ben dahil olmak üzere herkes ayağa fırladı ve delice alkışladı. O anı unutamayacağım.  

Closing Time
Ve geldik konserin son şarkısına. Dile kolay, otuzuncu şarkıdayız. Saat 00:10 civarı. İki gün sonra yetmiz sekizinci yaşına basacak olan şair üç buçuk saate yakındır sahnede. Keman destekli "Closing Time"la harika bir kapanış gerçekleştiriliyor ve son sözleri söylemek için Cohen, sahnenin önüne geliyor:

"Diyecek çok sözümüz var dostlar; ama zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız. Artık kapatma vakti (closing time) geldi. Konserin başladığı andan itibaren sandalyelerinizde sıkışıp kaldınız ve ben sizlere bu süre zarfında buradan ne kadar güzel gözüktüğünüzü söyleyemedim. Biliyorum ki, bu ülkede ailesinden, dostlarından uzakta yaşayan bir çok insan var. Tüm bu insanlar için ve harika ülkenizin barışa ulaşması için dua ediyorum."

Salondaki herkesin boğazı o an düğümlenmiştir eminim. Bu sözlerin ardından tüm zerafetini yanına alan efsanevi müzisyen, usta şair, üstat, gönül dostu Leonard Cohen sallana sallana, yüzünde hoş bir tebessümle sahneden ayrılır.


* * *

Konserin orjinal setlisti: Listeye dikkatlice bakılırsa aslında zaman elverse üstat Cohen bize daha ne süprizler hazırlamış... "Night Comes On"un altındaki italik yazılı "-ohen" ifadesine dikkat. Bu ne demek ? Zaman yetse, ölüp bittiğim Cohen şarkılarından olan "Field Commander Cohen"i canlı canlı dinleyebilecekmişiz. Kısmet değilmiş artık :( Ayrıca yine listeye bakarsak "Waiting for the Miracle"da okunacaklar arasındaymış. Merak edenler olabilir diye söylüyorum; listenin sol üstünde küçük harflerle yazılı olan şarkılar provalar sırasında okunacaklar. Aslında konser açıkhavada yapılsaydı, ben her Cohen fanının yapması gerektiği gibi erkenden mekana gider provalarıda izler/dinlerdim. En azından canlı canlı "Chelsea Hotel" ya da "Field Commander Cohen"i dinlemiş olurdum.



Cohen'in selamı var: Konserden birkaç gün sonra Ülker Sports Arena'nın resmi Facebook sayfasında bir resim paylaşıldı. Altındaysa şu not yazılıydı: "Efsane sanatçı Leonard Cohen, verdiği muhteşem konserden sonra Ülker Sports Arena'ya kendi el yazısı ile teşekkür etti."
Gel de bu adamı sevme.



Mekan: Ne yalan söyleyeyim Cohen'in performansından yana bir kaygım yoktu. Zaten iyi bir performans izleyeceğimizden emindim. Ama mekana dair ciddi endişelerim vardı. Sonuçta bu bir basketbol arenası. Konser alanı değil. Akustik sorunlar yaşanması muhtemeldi. Fakat, şunu unutmamak lazım; Ülker Sports Arena'nın kurulmasında Leonard Cohen'in de sanatçısı olduğu AEG Live'ın katkısı büyük ve bildiğim kadarıyla inşa sırasında AEG yetkilileri mekanın akustiğini kontrol etmişler. Sonuç ? Mükemmel. Geçen sene Ankara Arena'daki Elton John konserini tribünlerden izleyen arkadaşlarım (ben bildiğiniz gibi saha içindeydim) akustiğin rezalet olduğunu ifade etmişlerdi. Hamdolsun, Ülker Sports Arena akustik açısından sınıfı yıldızı pek iyiyle geçti. Sahnedeki bütün enstrumanları tek tek duyabildik. Sesler patlamadı. İnşaasında görev alan herkese selam olsun !



Seyirci: Onca konsere katıldım, böyle seyirci görmedim arkadaş ! İyi anlamda ama :)) Herhalde şimdiye kadar yazdığım bütün konser incelemesi yazımda seyircilere laf çaktım ve onlardan yana sitemde bulundum. Yahu ilk defa nerede alkışlamak nerede susmak gerektiğini bilen bir Türk seyircisi ile karşılaşıyorum. Cidden şaşırdım. Hakkını verdiler. Bu da tabii sahnedekilerin performansını da pozitif anlamda etkiledi. Yüzlerinden gülücükler eksik olmadı. Tek sorun, patlamış mısır yiyen insanlardı. Bunun bir sinema filmi değil, canlı bir konser olduğunun farkında değillerdi. Neyse artık, duymamazlıktan geldik. Bir şey daha, turne ekibinin internette yazdığına göre Cohen, konserden ve seyircilerden oldukça memnun kalmış. Bu mutlu kare de konser sonrasına aitmiş:

 

Son söz: Net konuşayım; hayatımda izlediğim en iyi konserdi. Bu seneki şatafatlı Madonna konserini bile gölgede bıraktı. Demek ki üç-beş kilim, arkada uçuşan rengarenk perdeler ve birkaç şiirle de sahne kotarılabiliyormuş. Önemli olan ruh değil midir zaten ? Sahne ışıklarıymış, devasa ekranlarmış bunlar teferruat. Olmasa da olur. Önemli olan söylenen sözün kendisidir. Cohen de bizlere yer yer tatlı yer yer acı sözler söyledi. Ama en önemlisi bize karşı dürüst oldu. "Arkadaşlar"ına yalan söylemedi. Konserin başında söylediği sözün hakkını verdi ve elinde ne varsa ortaya koydu. 78 yaşındaki bedenine rağmen sahnede üç buçuk saate yakın şiirler okudu, şarkılar söyledi. O gece yanlızca tarihi bir ana tanıklık etmedik, aynı zamanda ruhumuz da temizlendi. Herşey için teşekkürler dostum Cohen. Umarım bir gün yine karşılaşırız.
 

Resimler için: 
www.hürriyet.com
http://leonardcohen.tumblr.com/tagged/Istanbul
http://onboogiestreet.blogspot.com/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder