60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

17 Haziran 2011 Cuma

Tüm Zamanların En İyi 10 Albümü

Konu müzik gibi kapsamlı bir alan olunca bir liste hazırlamak cidden zor bir iş halini alıyor. Hele bir de dar bir pencerede (sadece on albüm kısıtlaması gibi) çalışılıyorsa durum hazırlayan için hayli zorlaşmakta. Zira her yıl binlerce albüm çıkıyor ve iyi kötü hatrı sayılır bir kısmını takip etmek, aynı zamanda da eskilerle de mümkün olduğunca tanışmak gerekiyor. Bu yüzden bu listeyi yaparken birçok albüm inceledim. Akşam yatıp sabah kalkarak, “Hadi bugünde bir liste yapayım” şeklinde gelişmedi işler.
Önce kişisel arşivime baktım tek tek. Bu listeye yaraşır albümleri sırayla not aldım. Baktım ki daha arşivimde dahi onlarca albüm çıktı. İnternette belli başlı listelere (Rolling Stone’un En İyi 500 Albümü gibi) göz gezdirdim. Arşivimde olmayan; ama benim hayatımda büyük yer teşkil eden albümleri birer ikişer araştırdım. Kağıtlara notlar aldım. Karaladım, buruşturdum ve attım. Yeni baştan yazdım. Titiz bir çalışma yürüttüm ve en ufak detayları bile değerlendirmeye aldım. Gözümden kaçmış detayları defalarca inceledim. Ölçtüm tarttım. Kişisel zevklerimi ve objektif bakışı harmanlayarak bir şeyler çıkarmaya çalıştım.
Dediğim gibi çalışılan pencere dar, konu ise geniş bir alan olunca birçok iyi albüm ve isim de bu pencere dışı kalmak zorunda kalıyor. Örneğin çok sevdiğim Patti Smith, The Rolling Stones, Madonna, Frank Sinatra, Janis Joplin, Leonard Cohen ve daha birçok büyük ismin birçok imza albümleri var ve şüphesiz bu liste daha geniş bir pencerede (En İyi 50 gibi) oluşturulsaydı bu ve buna benzer isimler de albümleriyle yer alacaktı. Kısacası çok yorucu bir maraton sonucunda oluşturuldu bu liste ve şimdi sıra beğeninize sunmakta. Umarım bu albümler sizlerinde hayatlarını değiştirir ve unutulmaz anılar bırakır.

10. Dangerous (1993) - Michael Jackson
Tüm zamanların en iyi on albümü listesi hazırlanırken bu listeye girmeyi hak eden onlarca “baba” pop albümü varken neden bu albümü seçtiğimi merak ediyorsunuzdur. Michael Jackson dendi mi akla ilk gelen albüm genellikle 1982 yılında çıkardığı ve o dönemden bugüne yüz milyonluk devasa bir satış grafiği elde eden efsane albüm “Thriller” gelir. Evet, “Thriller” Michael’ın hayatı boyunca yaptığı en iyi pop albümüdür ve dünyanın gelmiş geçmiş en görkemli pop albümlerinin başında gelmektedir; ama bana sorarsanız Kral’ın en iyi albümü “Dangerous”tır. Zira 1991 yılı çıkışlı bu albüm, sadece bir “pop” albümü değil, aynı zamanda içinde rock, r&b, funk, hip-hop, gospel, dance-pop, new jack swing hatta rap barındıran bir “müzik” albümüdür. Tabi bu albümde Guns N’ Roses’ın eski gitaristi usta Slash’in de katkısı yadsınamaz. “Give In To Me”deki gitar riffleri cidden sıradan pop albümlerinin alışık olmadığı derecede iyidir. Albüm dediğim gibi birçok müzik türünü içinde barındırıyor. Bu yüzden dinlerken bir an olsun insan sıkılmıyor. Bir bakıyorsunuz “Black or White”la rap yapıyorsunuz bir bakıyorsunuz “Dangerous” ile kendinizden geçene kadar dans ediveriyorsunuz. “Remember the Time”da ise Michael, usta bir yorumcu olduğunu kendine has güçlü vokaliyle bizlere gösterir. Tüyleri diken diken eder. Kral, sonlara doğru vokaliyle sizleri kalbinden kavrayıverir, farkına bile varamazsınız. Aşka düşersiniz. Ve bir daha bir daha dinleme isteği kabarır gönüllerde. Hiç olmadı Beethoven destekli, “Will You Be There”e kulak kabartır, gospelın ruhunuzu okşamasına izin verirsiniz. Duygu denizinde kaybolur, boğulur gidersiniz. “Dangerous”ın “Thriller” ve “Bad” gibi devasa albümlerden ayrılan tarafı beklide bu müzikal çeşitlilik ve Michael’ın olgunlaşmış ve güçlenmiş vokali. Bu yüzden “Dangerous” sıradan bir pop albümü değil, sıradan bir müzik olayı hiç değil. Herkes Thriller’ı tercih ededursun ben oyumu “Dangerous”tan yana kullanıyorum.
Dinlemeden olmaz: Remember the Time, Jam, Dangerous, Give In To Me, In the Closet, Who Is It

9. The Beatles (1968) - The Beatles
Dünyanın en sade kapağına sahip albümü olsa gerek, “The White Album (aka.The Beatles)”. Toplamda bir buçuk saati aşan süresiyle iki disclik devasa bir albüm. The Beatles en sevdiğim grupların başında gelmektedir ve her zaman dağılması içimde ukde olarak kalmıştır. Evet, dağılmasaydı ortada bir Lennon efsanesi belki olmayacaktı. Grubun sıradan (!) bir üyesi olarak devam edecekti müzikal yaşamına. Ama şu da var ki grubun son dönem albümlerini öncülerine oranla çok daha profesyonel çok daha başarılı buluyorum. Daha olgun ve kendinden emin parçalar barındırıyor. Müzikal anlamda giderek yükselen bir gruptu The Beatles. 1970te dağıldı ve rüya bitti. Bizlerde bu rüyayı anlayabilmek için birkaç albüme kulak kabartmalıyız. Belki “The White Album” bunun için fazlaca uzun bir albüm; ama müzikal anlamdaki başarısından ötürü vazgeçilmez. İçinde “Ob-La-Di, Ob-La-Da” gibi fazlaca neşeli ve klasik bir The Beatles şarkısı barındıran albüm aynı zamanda grubun en sert şarkılarından olan “Helter Skelter”ı da içermektedir. Genellikle neşeli aşk şarkıları yazan grup için bu şarkı fazlaca hard rock hatta heavy metale kayan bir şarkıydı. Gitar rifflerinden vokallere kadar. Böylesine güzel bir şarkının da bir o kadar kötü bir namı var. Zira bildiğiniz üzere Amerikanın en ünlü katil ailesi olan Manson ailesinin lideri Charles Manson, Sharon Tate cinayetini işlemeden önce bu şarkıdan ilham aldığını ve şarkıda gizli mesajlar barındırdığını iddia etmiştir. “Blackbird” ise tipik bir McCartney duyarlılığının göstergesi. Amerikadaki ırkçılığı ele alan hümanist bir şarkı. Dinlerken hem huzur bulursunuz hem de hüzünlenirsiniz. Gözyaşlarınıza engel olamazsınız. “Back in the USSR” ise yine sıra dışı bir The Beatles şarkısı. Uçak kalkış efekti ile başlayan şarkı bizleri Miami’den alır ve önce Ukranya’ya bırakır. Ukraynalı kızlarla zaman geçirir, günümüzü gün ederiz. Ve ne kadar “şanslı” olduğumuzun farkında bile olmayız. Sonrasında ise Moskova’da güzellerle şarkı söyleriz. Ayrıca “The White Album” gurubun üyelerinin tamamının öne çıktığı bir albüm. Diğer albümlere nazaran Ringo Starr ve George Harrison daha ön plandadır. Bunun yanında yukarıda belirttiğim gibi albüm içerisinde bir sürü alt tür içermektedir. Sadece rock and roll tarzında tipik bir The Beatles albümü değildir.
Dinlemeden olmaz: Back in the USSR, Blackbird, Ob-La-Di, Ob-La-Da, Helter Skelter, Birthday, While My Guitar Gently Weeps, Revolution 1

8. Goodbye Yellow Brick Road (1973)- Elton John
Listemin yukarılarında David Bowie’nin glam rock devriminden hatrı sayılır şekilde bahsetmiştim.Bu devrimden gazı alan piano rock şarkıcısı Elton John da bu furyaya katılarak 1973 yılında “Goodbye Yellow Brick Road”u çıkardı. Glam rockı merkeze alarak, çevresini piano rock, soft rock ve pop rock ile döşedi. E tabi bu muhteşem formül de olağanüstü bir albümün doğmasına neden oldu. Albüm toplamda on bir dakika süren, iki ana bölümden oluşan bir şarkıyla, “Funeral For A Friend / Love Lies Bleeding” ile açılmakta. İlk bölümü Elton John’un deha bir besteci olduğunu öne çıkaran esntrumantal bir resital niteliğinde. Adı her ne kadar hüznü ve kederi anımsatsa da şarkı sonlara doğru neşeli bir hal alıyor ve “Love Lies Bleeding” kısmı ile hoş bir aşk şarkısına dönüşüyor. Tam bir işitsel şov. Ölmeden önce dinlenmesi gereken parçalardan biri kesinlikle. Şarkı biter bitmez John’un belki de en meşhur teklisi olan “Candle In The Wind” başlıyor. Aslında Holywood ikonu Marilyn Monroe’nun ardından yazılan bir ağıt olan şarkı, Prenses Diana’nın hazin ölümüyle farklı bir boyut kazanıyor ve onun cenazesinde sözleri değiştirilerek okunarak tüm zamanların en fazla satan (33 milyon) ikinci teklisine dönüşüyor. Efsanevi ağıtın hemen bitiminde ise Elton’a Birleşik Devlet’lerin kapılarını açan “Bennie and the Jets” başlıyor. John, bu şarkıdan önce Amerkia’da esamesi okunmayan bir şarkıcıydı. Lakin bu şarkı Amerika’da değim yerindeyse “patladı gitti”. Listelerde adeta fırtına gibi esti. Bu çılgın başarıyı kavgayla kutlamak isteyen John, bizlere Cumartesiyi hedef gösterdi “Saturday Night's Alright For Fighting” ile. “Saturday Night's Alright For Fighting”, Elton’ın en glam şarkılarından biri olarak tarihe geçti ve yerinde durmayan ritmiyle kitleleri yerinden oynattı. Bu kadar şarkıdan bahsettim; ama albümle aynı adı taşıyan “Goodbye Yellow Brick Road”dan bahsetmedim. Daha doğrusu sona sakladım. Zira albümde Elton’ın vokaliyle şov yaptığı bir şarkı, “Goodbye Yellow Brick Road”. Sakin piyano notalarıyla başlayan şarkı, yavaş yavaş Elton’ın muhteşem falsetto’ları ile bir şova dönüşür. Öyle bir falsetto ki onun ki ne zaman dinlesem boşlukta yitip gittiğimi hissediyorum. Özellikle “on the groooooound” kısmında insanın tüyleri diken diken oluverir. “Tiny Dancer” ile birlikte en sevdiğim Elton John şarkısıdır kendileri. Etkileyici bir veda şarkısı. Eğer Elton John dehasıyla tanışmak istiyorsanız işe bu albümle başlayın derim. Bu albüm ünlü piyano rock gazisinin tüm külliyatı boyunca yaptığı en büyük eser olarak tarihteki yerini almıştır.
Dinlemeden olmaz: Funeral For A Friend / Love Lies Bleeding, Bennie and the Jets, Goodbye Yellow Brick Road, Candle in the Wind, Saturday Night's Alright For Fighting

7. Surrealistic Pillow (1967) - Jefferson Airplane
Hayalle gerçeğin tangosudur “Surrealistic Pillow”. En sağlam kafaları bile bulandıracak derecede büyülü ve çekici bir albüm. 60’ların hippileri aldıkları uyuşturucuların etkisini bir kat daha arttırmak adına uçuk kaçık, dinlendiğinde insanlarda halüsinasyonlara neden olacak bir müzik türü keşfettiler: Psychedelic rock. Bu öyle etkili ve sıra dışı bir tür ki dünyada anlamsız bir yangın çıksa ve sadece bir müzik türünü kurtarmam gerekse psychedelic rock’ı seçerdim. O derece sevdiğim bir müzik türü. İnsan psychedelic tınılara kulak vermeye görsün gerçek dünyayla iletişimini kesiverir farkına varmadan ve bir hayal dünyasına yaşamaya başlar. (Yaradılış amacından dolayı) Karanlık tarafına rağmen vazgeçemediğim bir müzik türü. Jefferson Airplane de bu türün kelimenin tam anlamıyla kurucusudur. Psychedelic rock daha önceleri şarkı aralarında kullanılan bir çerezdi. Belli belirsiz. Ne zaman San Fransisco’lu bir grup genç bir araya geldi ve acid çakarak müzik yapmaya başladılar o zaman psychedelic rock denen şey ortaya çıkıverdi. Gerçek, hayalle buluştu. Bu müzik türünün tartışmasız magnum opus’u kabul edilecek bir albümdür “Surrealistic Pillow”. Öyle ki albümdeki her şarkı ayrı bir hit oldu çıktığı yıl ve onlarca yıl boyunca dillerden düşmedi. 68 kuşağının marşlarından bazıları bu albümden çıkmıştır. Eski toprak hippilerle gidin görüşün, Grace Slick’in görkemli vokaliyle süslendirdiği “White Rabbit”i bilmeyen yoktur. Ya da Woodstock’ta efsanevi bir performansla sergilenen “Somebody to Love”ı. Grubun sesi Grace Slick, 1969 yılındaki efsanevi Woodstock Festivalinde sahneye çıktığında çok doğru bir cümle kurmuştu: “Pekala arkadaşlar şimdiye kadar çok ağır (iyi) gruplar izlediniz, şimdi ise çok daha manyak bir müzik göreceksiniz. İnanın bana” . Gerçektende Jefferson Airplane başka hiçbir şeye benzemiyordu. Hatırlatmakta fayda var, “White Rabbit” benim için dünyadaki en iyi şarkı olarak kabul görmektedir. 2 dakikalık kısa; ama görkemli bir duygu patlaması. Şarkı tamamıyla LSD dünyasını ve yarattığı geçici hayalleri anlatmakta. Efsane grup bu yolculukta meşhur hikaye kahramanı Alice’i kullanmaktadır. Tüttüren tırtıllar, canlanan piyonlar ve malum mantarlar. Kısacası meşhur çocuk hikayesi “Alice Harikalar Diyarında”nın uyuşturucu uyarlaması. “White Rabbit” her ne kadar kusursuz bir şarkı olsa da ondan önce gelen “Embryonic Journey” olmasa beklide bu kadar güçlü bir şarkı olamazdı. Zira “Embryonic Journey” adındaki muhteşem gitar solosu sizi Alice’in düşlerine doğru yola çıkarken arkadaşlık etmekte, ortamı hazırlamaktadır. Eğer hippileri seviyorsanız ve kendinizi o döneme ait hissediyorsanız, “Surrealistic Pillow”u dinlemeden hiçbir şey görmemişsiniz demektir. Bu albüm hippilerin hayatının kısa bir özeti niteliğinde. Uyuşturucu illetinden uzak durup, hippilerin kafasını elde etmek istiyorsanız buradan buyrun. Bir nevi Hippiliğe Giriş Dersi 101’in mezuniyet diploması.
Dinlemeden olmaz: White Rabbit, Somebody to Love, She Has Funny Cars, 3/5 Of A Mile In Ten Seconds, Embryonic Journey

6. The Rise and the Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars (1972) - David Bowie
Glam rock tarihinin kilometre taşlarından biridir David Bowie’nin 1972 yılı çıkışlı Ziggy Stardust albümü. Sadece bir albüm değil, aynı zamanda tarihi bir değerdir. O günden bugüne birçok rock sanatçısını etkisi altında bırakmıştır ve daha çok bırakacak gibi görünüyor. “Ziggy Stardust” şarkısının gitar riffini unutmak mümkün mü ? 60’lı yıllarda hippiler arasında revaçta olan folk rock ve psychedelic rock, 70’lerde yerini art rock sosuna bulandırılmış glam rock’a bırakmıştı. Bu değişim, büyük ölçüde Bowie ve Lou Reed’in glam rock devrimine borçuludur. Zaten Bowie’nin külliyatına bakılırsa ilk iki albümünün hippilerin etkisi altında kaldığını ve bildiğimiz ışıltılı eğlence kralı Bowie’den oldukça uzak olduğunu görürüz. 1971 yılında “Hunky Dory” ile glam rock’a giriş yapan Bowie, bu türün manifestosunu Ziggy Stardust alter egosu ile 1972 yılında yazmıştır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bowie, eski hippi (!) imajından sıyrılarak sahnede feminen bir rockstar edasıyla raks etmeye başlamıştır. Kadınsı makyajı, marjinal kostümleri (o dönemde giymek için cesaret gerektiren kostümler) ve tabi glam rock’ın malum ışıltısı. Bowie’nin bu neşeli tavırları 70’lerin sonuna kadar tüm parıltısıyla devam etti. Glam rock’ın dinleyici gözünde popülaritesinin düşmesiyle de usta daha sonra daha alternatif işlere yöneldi. Ziggy Stardust, her ne kadar Bowie’nin sahnedeki alter egosu olsa da albümde bahsi geçen Ziggy, uzaydan gelen bir rock and roll kahramanıdır. Dünyada geçireceği beş yılı anlatan albüm, uzaylının yükselişini ve beraberinde gelen şöhretin onu yiyip bitirişini konu almaktadır. Neyse ki Bowie, bu alter egosunu kendi yaşantısında fazla benimsemedi de sonu Ziggy gibi alkol ve uyuşturucudan gelmedi. Albüm aynı zamanda en derli toplu konsept albümlerden biri olarak kabul görmektedir.
Dinlemeden olmaz: Starman, Ziggy Stardust, Suffragette City, Hang On To Yourself

5. Revolver (1966) - The Beatles
Bütün müzik otoriteleri anlaşmış gibi tüm zamanların en iyi albümleri listelerinde hep en üst sıralarına The Beatles’ın 1967 yılında çıkardığı konsept albüm, “Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band”i oturtmaktadır. Doğru, çok ama çok iyi bir albüm. Ama ilk onda olacak kadar iyi mi tartışılır. Benim favori The Beatles albümüm “Revolver”dır. Neden derseniz grubun en mistik, en Doğu’lu ve en psychedelic albümüdür. E benimde öyle şeylere zaafım var, biliyorsunuz. Aynı zamanda peşinden gelecek olan “Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band”in de habercisidir. Albümün bu kadar fazla Doğu’lu olmasında ve mistik tınılar içermesinde grubun gitaristi George Harrison’ın o dönemde fazlasıyla Doğu mistiği, Hinduizm ve Hint müziğiyle ilgilenmesi etkili bir rol oynamıştır. O dönem Harrison, Asya gezisi düzenleyerek bir çok ünlü guruyla tanışmış, onlardan öğrendiği meditasyon metotlarını diğer Beatle’lara anlatmıştır. Albümün kapanış şarkısı, “Tomorrow Never Knows” bu Hint öğelerini içeren mistik soundlu bir şarkıdır. Psychedelic öğeleri fazlasıyla kaçıran grup bu şarkıda oldukça deneysel bir sound elde etmiştir.”Yellow Submarine” ise bir başka enteresan The Beatles şarkısıdır. McCartney bu şarkıyı yazarken amacının mutlu bir dünya yaratmak olduğunu ve güzel bir çocuk şarkısı yazmayı amaçladığını belirtmiştir. Şarkıda Beatle’lar cidden evcilik oynayan çocuklar gibi kendilerini sarı bir deniz altıdaymış farzedip, deniz altı sesleri çıkarmakta, adeta oyun oynamaktadır. “Here, There And Everywhere” ise grubun en dingin, en sakin şarkılarından biri olarak tarihe adını yazdırmaktadır. Grup üyelerinin vokalleri fazlasıyla The Beach Boys’u andırmaktadır. Dünyanın en iyi aşk şarkıları listesi yapılsa kafadan en tepelerdeki yeri alacak derecede baba bir “ulaşılamayan aşk” şarkısıdır kendileri. Ama albümde öyle bir şarkı varki The Beatles’ı The Beatles yapan şarkıdır diyebilirm, “Eleanor Rigby”. Yalnızlığı bu kadar güzel anlatan dizeler hiçbir zaman bu kadar vurucu şekilde kaleme alınmamıştı.“All the lonely people, where do they all come from?
all the lonely people,where do they all belong?” dizesi en can alıcı, can yakıcı The Beatles sözleridir. “Love You To” ise tam bir Hint mistisizm elçisi. İlk saniyesinden bitimine değin sizi rajaların, maharajaların dünyasında gezdirir. Fazla söze gerek yok. Tam bir ruhani yolculuktur, “Revolver”. Uzak Doğu gezisine çıkacak paranız yoksa, iyisi mi siz bir adet “Revolver” alın. İyi gelecektir.
Dinlemeden olmaz: Tomorrow Never Knows, Yellow Submarine, Eleanor Rigby, Here, There And Everywhere

4. Highway 61 Revisited (1965) - Bob Dylan
Müzik yazarları “devrim” sözcüğünü pek severler. Her fırsatta da kullanırlar. “Bu müzikal bir devrimdir” ya da “rock devrimi” gibi. Esasen çok iddialı bir sözcük bahsi geçen “devrim”. Eskinin tamamen yıkılarak yerine yeni bir düzen getirilme hadisesi. Siyasi anlamda baktığımızda devrimler pekte kolay olmuyor ve devrimci olarak nitelendirilecek tarihi kişilik sayısı da bir elin parmağını geçmez. Bob Dylan ise bu “devrim” sözcüğünün sonuna kadar hakkını verecek bir müzikal atılım gerçekleştirir 1965 yazında. O zamana kadar bir folk şarkıcısı olarak lanse edilen Dylan, bu albümde şiiri prize takmış ve elektriklendirmiştir. Eskisi gibi akustik gitar yerine Dylan, artık şarkılarında elektro gitar kullanmaya başlamıştır. Evet, geçmişte olduğu gibi mızıkası yine cayır cayır yürekleri yakacak şekilde seslendirilmektedir ama albümde öne çıkan enstrüman elbette elektro gitardır. Folk rock dönemi Dylan için kapanmış yerini dönemin yıldızı blues rock almıştır. Bu albümle Dylan’da hippilerin gözünde ayrı bir yere sahip olmuştur. O beat kuşağından olmasına ve kendisinin öyle kabul görmesine rağmen kendini bir beat olarak tanımlamamaktadır. “Highway 61 Revisited”ta Dylan, geçmişe oranla şiirlerinin gücünü de arttırmış ve daha karmaşık sözler yazmaya başlamıştır. Albümün ilk şarkısı “Like a Rolling Stone” rock dünyasının yönünü tamamen değiştirir. Rock müziğin abecesi bir şarkı. Arka fonda akıl almaz bir org riffi, kendi başına takılan bir gitar, kısacası altı dakikayı bulan bir kaos resitalidir. Şarkı, rock dünyasını o kadar derinden sarsar ki usta müzisyen Frank Zappa, “Like a Rolling Stone”u ilk duyduğunda müziği bırakmayı düşündüğünü ifade etmiştir. Gerçekten de o kadar etkileyici ve sarsıcı bir parçadır. Özellikle tek başınıza bir yolculuğa çıkaksanız iPod’unuzda mutlaka bu şark dönmelidir. Başka türlü o yollar çekilmez hale gelecektir. “Highway 61 Revisited” ise içinde ciddi dini öğeler barındıran çılgın bir rock parçasıdır. Tanrı ile Hz.İbrahim’in diyaloğuyla başlar şarkı. Dylan, bu şarkısında albümün diğer şarkılarında olduğu gibi adeta dinleyiciyle konuşur. Sadece size bir şeyler anlatıyormuş gibi gelir kulağa.”Desolation Row” ise ustanın en uzun şarkılarından biridir ve albümün diğer şarkılarından farklı olarak Dylan’ın eski akustik dönemine göz kırpmaktadır. Şarkı grotesk ve garip insanlardan bahseder genel hatlarıyla. Dylan’ın vokali adeta sabahları doğada karşılaşacağınız ve çukur alanlara çökmüş durumda olan sis gibidir. Dağları, çölleri ve yolları aşarak sizi kendine esir eder. Çepeçevreler. Usta sadece şarkıyı okumaz aynı zamanda resmini de beyinlerinize kazır. “Tombstone Blues”ın ilk notalarını işitmeye görün anında yerinizde oynamaya başlarsınız. Çılgın gitar bir yana dursun, klavye tınıları aklınızı başınızdan alır. Dedim ya usta bir kez şiirlerini prize soktu, artık elektriklenmeden, oynamadan kaçamazsınız. Dylan’ın belki de en hareketli şarkılarından biridir. Müziğe kendinizi fazla kaptırmayın. Sonra geri dönmesi cidden zor oluyor. Albümün en enfes, en özel ve en güçlü şarkısı şüphesiz gizemli “Ballad of a Thin Man”dir. “Highway 61 Revisited”ın ilk yüzünün kapanış parçası olan şarkının sözleri incelendiğinde inceden inceye bir homo-erotizm ile karşılaşılır. O dönem oldukça farklı söylentilere sebep olmuştur hatta. Benimse en sevdiğim Dylan şarkısıdır. Zira sözleri fazla sürrealist, fazla sıra dışıdır. Müziği ise kendinizi ıssız çöller düşmüş gibi hissettirir. Şarkının bir de kötü bir namı vardır. Dylan, İngiltere’de şarkıyı çalarken bir anda seyircilerden biri ona “Judas” diye bağırmış ve onu yalancılıkla suçlamıştır. Zaten bu albümün yayınlanmasıyla dünya Dylan’a ve müziğine bir saldırı başlatmıştır. Newport Festivalinde bu linç girişimi zirve yapmıştır. Ne zamanki Dylan, gitarını prize takmaya çalışmıştır o zaman bütün festival alanından yuhalamalar, bağrışmalar yükselmiştir. O gece bu hoş olamayan olaylar yaşanmasaydı beklide Dylan bu elekto gitar konusunda ısrarcı olmayacaktı. Bir nevi ustayı gaza getirmiştir bu tadsız olaylar silsilesi.
Dinlemeden olmaz: Ballad of a Thin Man, Like a Rolling Stone, Tombstone Blues, Desolation Row, Highway 61 Revisited

3. Blonde On Blonde (1966) - Bob Dylan
Rock müzik tarihinin ilk çift diskli (plaklı) albümü. Usta Dylan’ın “Blonde On Blonde” albümüne kadar rock müzik tarihinin alıştığı albüm anlayışı tek plaktan oluşan ve genelde içinde on şarkı barındıran albümlerdi. Ne zamanki bu yenilikçi albüm piyasaya sunuldu, o zaman piyasa sarsıldı. Dylan, iki plakla birden dinleyici karşısına çıkmıştı bu sefer. Tam ona göre bir davranıştı bu. Müziğe onca yenilik getirmiş birinden de başka bir şey beklenemezdi zaten. “Blonde On Blonde” çıktığı yıl o kadar geniş çevreleri etkilemiştir ki kitaplara bile konu olmuştur bu. Ünlü sanatçı Patti Smith’in geçen sene çıkan ve kendi hayatını kaleme aldığı biyografisi “Çoluk Çocuk”ta ünlü şarkıcının bu albümü ne kadar çok sevdiğini ve günde defalarca kez dinlediğini ifade etmektedir. Gerçektende bir defayla yetinemeyeceğiniz albümlerden biridir. Her şeyden önce içinde “Stuck Inside Of Mobile With The Memphis Blues Again” gibi upuzun ama insanı zevkten öldürecek bir şarkı barındırmaktadır. Şarkının sözleri Dylan’ın artık tamamen ustalaştığını gözler önüne sermektedir. “Rainy Day Women #12 & 35” ise ustanın en geyik şarkılarından biri sayılabilir. Sirk edasıyla ilerleyen enteresan bir şarkı. Birçok farklı yorumunu dinledim; ama en etkileyicisi Unplugged albümündeki yorumu. Bu yorumu İstanbul konserinin açılışında sergilemiş ve kalbimi fethetmeyi bir kez daha başarmıştı. “I Want You” ise oldukça sade; ama kışkırtıcı bir aşk şarkısı. Eğer sevdalıysanız, bu şarkıyı sevdiğinize okuyun. Sizden “fena” şekilde hoşlanacaktır. Çok büyük bir aşk şarkısı. “Just Like A Woman”nın da albümdeki diğer şarkılardan aşağı kalır bir yanı yok. Ayrılıyor musunuz ? Kalbiniz mi kırık ? Başınız öne eğilmesin. Okuyun bu şarkıyı eski sevgiliye. Üzülen o olsun. Dylan’ın bu şarkıyı eski sevgilisi ünlü folk şarkıcısı Joan Baez’in ardından yazdığı rivayet edilmektedir. Ama ne derece doğrudur bilinmiyor. Tek bildiğim şu ki bu şarkıya İstanbul’da deliler gibi eşlik ettiğimdir. “She takes just like a woman. Yes, she does. She makes love just like a woman. Yes, she does. And she aches just like a woman. But she breakes just like a little girl”. Sonuç olarak “Blonde on Blonde” tastamam bir hayat albümü. İçinde acı da var sevinçte. Albümü bir renkle ifade etmem gerekseydi yeşil derdim. Çünkü “Blonde On Blonde” bir bahar gibi neşeli, bir bahar gibi hasta edici. Yemyeşil. Cıvıl cıvıl.
Dinlemeden olmaz: Rainy Day Women #12 & 35, I Want You, Stuck Inside Of Mobile With The Memphis Blues Again, Just Like A Woman, Most Likely You Go Your Way (And I'll Go Mine)

2. Led Zeppelin IV (1971) - Led Zeppelin
Led Zeppelin’in yeri bende ayrıdır. Zira hard rockla olan yakınlaşmamı bu efsane gruba borçluyum. Robert Plant’in ölümsüz vokalleri, John Bonham’ın çılgın davul soloları ve Jimmy Page’in unutulmaz gitar soloları ile başlı başına bir efsaneydi. Bir başka efsane grup The Who’nun üyelerinden Keith Moon onlar için piyasaya ilk çıkarlarken “böyle bir müzikle demirden bir balon gibi çakılırsınız” diyedursun, Led Zeppelin rock and roll tarihinin en şanlı gruplarından biriydi. Kısa ömürlü (Bonzo’nun ölümüyle bu macera da son buldu) bir proje olmasına rağmen günümüz müziğinde oldukça sağlam izler bıraktı. Her albümü ayrı bir sanat eseri olsa da içlerinde dinlemeye doyamadığım dördüncü albümleridir. Albüm katıksız bir rock başyapıtıdır. Bu albümdeki sözler diğerlerine oranla daha occult öğeler içermekteydi. Bunda şüphesiz grubun mistik şahsiyeti Page’in fevkalade katkısı olmuştur. Albümün kartonetinde bulunan “The Hermit” karakteri aslında Rider-Waite tarot destesindeki “The Hermit” karakterinden esinlenerek yaratılmıştır. Bu figür daha sonra Page tarafından “The Song Remains Same” adlı konser dvdsinde canlandırılmıştır. Ki o dvdyi izleyenler Page’in “karanlık” tarafını rahatça gözlemeyebilirler. Albüme geri dönecek olursak “Rock and Roll” (adından da anlaşılacağı gibi) grubun en katıksız rock and roll şarkısıdır. İlk dinlediğimde beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Tam bir enerji patlaması. “Going To California” ise naif ve gönlü titreten bir şarkı. Dinlerken kendinizi uzun yollarda hayal edersiniz ve uzaklara dalar, hayaller kurarsınız. Derin bir iç çekersiniz belki de. “When The Levee Breaks” ise grubun en blues şarkılarından biri. Özellikle şarkının başı benim dikkatimi çekmiştir her zaman. Öyle ya da böyle albümün kralı şüphesiz “Stairway to Heaven”dır. Şarkı dünyanın en iyi; ama Led Zeppelin’in külliyatındaki en iyi ikinci (ilki “Achilles’ Last Stand”teki solo) gitar solosunu barındırmaktadır. Usul usul başlayan şarkı son iki buçuk dakikada öyle coşkulu bir ruha bürünür ki neye uğradığınıza şaşarsınız. Ne yalan söyleyeyim ilk dinlediğim zamanlar şarkıyı bir türlü bitiremiyordum ve müzik eleştirmenlerine çemkiriyordum, “Ne buluyorlar bu şarkıda” diye. Anladım ki o soloyu dinlemeden “Stairway to Heaven” olmuyormuş. Şarkıyla ilgili bir de enteresan bir iddia var. Şarkıyı plaktan tersten dinlediğinizde satanist öğeler içeren cümleler ve sesler duyuluyormuş. Grup ve menajerleri her ne kadar onlarca yıldır bu iddiaları her seferinde reddetse de işin içinde Page’in olduğunu unutmayalım. Hem backward masking denen bu teknik o dönemde birçok ünlü grup arasında da yaygındı. Özellikle Led Zeppelin’e yakın bir grup olarak The Beatles’ı örnek verebilirim. The Beatles’ın “Free as a Bird” şarkısında bu tekniğe rastlayabilirsiniz. Ya da Deep Purple’ın “Stormbringer”ında. Hem ne yalan söyleyeyim bende bu şarkının o ters çalınmış halinin mp3 formatı var ve dinlerken gerçektende şu sözleri ve daha fazlasını duyuyorsunuz fazla bir çaba harcamadan: “Here's to my sweet Satan.. I sing because I live with Satan." Şarkıdaki bunca enteresan öğeler bir yana, Bonzo’nun davul soloları o dönemin çok ötesindedir. Hoş, bence zaten Bonzo tüm zamanların en iyi davulcusuydu.
Dinlemeden olmaz: Stairway to Heaven, Going to California, Rock and Roll, The Battle Of Evermore, When The Levee Breaks

1. The Dark Side of the Moon (1973) - Pink Floyd
Benim için modern zamanların Mozart’ıdır Pink Floyd. Hiçbir zaman belirli bir seviyenin altına düşmeyen kaliteli müzikleri ve inanılmaz görsel şovlarıyla (P.U.L.S.E adlı konser dvdsini izleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır) tüm zamanların en büyük rock gruplarından biridir. Birçok grup gelip geçer. Vitrin sürekli değişir. Ama dükkanın sahibi aynıdır. Syd Barett gruptan ayrılmasaydı beklide günümüzdeki Pink Floyd bu kadar şaşalı bir grup olamayacaktı. İyi bir psychedelic rock grubu olmaktan ileri gidemeyecekti. Evet, Syd bir dahiydi. Zaten o zeka pırıltısına bulanmış şarkı sözleri normal bir beyinden çıkamazdı. Ya da ilk dönem Pink Floyd şarkılarındaki pychedelic tınıları normal bir insan ortaya çıkaramazdı. Ama grubun bundan daha fazlasına ihtiyacı vardı ve bu ihtiyaç Syd’in gruptan ayrılmasıyla gitarist David Gilmour ve basçı Roger Waters tarafından karşılandı. Grup progressive rock denen yeni bir rock türünün öncülüğünü yaptı ve o gün bugündür ipi en önde göğüslemektedirler. Ne zaman bir Pink Floyd şarkısı/albümü dinlesem kendimi atmosfer dışında bir yerlerde hissederim. Bu albümde de amcalar bizi Ay’a götürüyor. Nabız atışlarını işiterek başlıyoruz albüme ve “The Dark Side of the Moon” aynı nabız sesleriyle de sonlanıyor. Nabız atışları albümle birlikte başlar başlamaz belli belirsiz birkaç adamın konuşmasını işitiriz. Konuştuklarına bakılırsa konuşan kişiler birkaç akıl hastasından ibaret. Daha sonra bir anda kendimiz boşlukta hisseder, derin bir nefes çekeriz güzel havadan. Havayı içimize çekerken fark ederiz ki Roma’ya giden uçağın anonsunun yapıldığı bir havaalanındayız. Çevreye kulak kabartırız ve anı yaşayan bir ağabeyimizden şu cümleyi işitiriz: “Live for today, gone tomorrow, that's me” ve sonra malum sinir bozucu akıl hastası kahkahası eşliğinde uçağın yere çakıldığını işitiriz. Neler olduğunu anlamaya çalışırız ama fark ederiz ki hayat çok kısa ve zamanımızı boşa harcamamamız gerekiyor. Hayat fani. Ölüm kapımızı her an çalabilir. Ama bu ölümden korkarak yaşamamız gerektiğini de göstermiyor. Piyano eşliğinde ölüme meydan okuruz ve bir anda Clare Torr’nin korkunç çığlıklarıyla ürpeririz ve içimiz korkuyla dolar. Beklide bu kabullenemeyişin verdiği bir korkudur. Hayat fani diyoruz ama bir yandan da paraya tapmayı ihmal etmiyoruz. Sağdan soldan para sesleri işitir olmuşuz hayatımızda. Sonra bir bakmışız “onlar” ve “biz” olarak kutuplara ayrılmışız. Halbuki hepimiz sıradan insanlarız ve birbirimizden farklı değiliz. Bu noktada hayatta istediğimiz herhangi bir rengi seçmeyi düşünürüz. Maksat tarafımız belli olsun. Siyahsa siyah,beyazsa beyaz. Arka fonda synthesiser ve gitar şov yapadursun bir de bakmışız herkes bu kutuplaşmayla kafayı sıyırmış. Çimlerin üstünde deliler, ekranlarda konuşan deliler, dünyayı yöneten deliler,.. Deliler her yerde kısacası. Beyinler hasarlandı bir kere. Aslında bütün bu gördüklerimiz, dokunduklarımız her şey bir gün yok olup gidecek. Bir gün bizi ısıtan güneşte ay tarafından tutulacak. O gün anlayacağız ki aslında “ayın karanlık yüzü” diye bir şey yok; aslında ayın tamamı karanlık. Bu öyle bir albüm ki nasıl tanımlayabileceğimi bilmiyorum. Hani kelimeler yetmez derler ya o cinsten. Belki en iyi tanım şudur; Bir Şizofreni Senfonisi. Albümün otuzuncu yıl özel baskısını aldığım günü hiçbir zaman unutmayacağım. Sanki gizli bir define bulmuş kadar sevinmiştim. Bu özel baskı normal cd formatında değil; hybrid SACD formatında piyasaya sunulmuştu. Eve gidip, salondaki büyük müzik setimde orgazmik bir kırk beş dakika geçirmiştim. Sağdan soldan gelip giden hayali gülüşmeler, şıkırdayan para sesleri, acı acı inleyen vokaller,… Konsept albümlerin şahıdır “The Dark Side of the Moon” ve bir daha dünyaya gelmeyecek derecede ağır bir albümdür. E zaten listelerdeki 741 hafta süren hakimiyeti (tüm zamanların en uzun listelerde kalan albümüdür) ve toplamda elde ettiği 45 milyonluk satış (tüm zamanların en çok satan üçüncü albümü) da bunun bir göstergesi olsa gerek.
Dinlemeden olmaz: Bana kalsa hiç bölmeden bir bütün halinde tek seferde dinleyin derim. Sonuçta bu bir konsept albüm. Anlatacak bir derdi var yani. Ama illa bir şeyler saymamı isterseniz; The Great Gig In The Sky, Time, Money, Us and Them, Brain Damage, Eclipse




1 yorum:

  1. Bu sonradan geldi;

    Lindsay Lohan;

    "Where's the list. It's still loading. And I'm waiting for three days."

    Yalnız değilim!

    YanıtlaSil