60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

26 Şubat 2011 Cumartesi

Black Swan (9/10)



Yönetmen :
Darren Aronofsky
Yapımcı : Brian Oliver
Senaryo : Mark Heyman, Andres Heinz, John McLaughlin
Oyuncular : Natalie Portman (Nina Sayers), Mila Kunis (Lily), Vincent Cassel (Thomas Leroy)
Müzik : Clint Mansell
Kurgu : Andrew Weisblum
Süre : 101 dk.
Yapım : 2010, ABD
Tür : Gerilim / Dram
Dil : İngilizce
Bütçe : 13,000,000 $
Konu : Nina (Portman), New York’ta yaşayan çok yetenekli bir balerindir ve hayatında çoğu balerin için de olduğu gibi dansetmekten başka bir şey yoktur. Eski bir balerin olan ve bu konuda çok hırslı olan annesi Erica (Hershey) ile yaşamaktadır. Oyun yönetmeni Thomas Leroy (Cassel) Kuğu Gölü’nün baş balerini Beth MacIntyre (Ryder) yeni sezonda değiştrimeye karar verir ve ilk tercihi de Nina’dır. Balenin saf ve zarif Beyaz Kuğu ile şehvetin temsilcisi Siyah Kuğuyu aynı anda canlandırabilecek birine ihtiyacı vardır. Fakat Nina’yı bekleyen bir yeni bir rakip vardır, ve o da Leroy’u etkilemeyi başarmıştır. Nina Beyaz Kuğu rolüne her ne kadar uysa da Lily de Siyah Kuğu’nun tam karşılığıdır. İki genç dansçı arasındaki rekabet garip bir arkadaşlığa dönüşürken Nina da kendi karanlık tarafıyla haşır neşir olmaya başlamıştır – onu mahvedebilecek türden bir kayıtsızlık.



Yorum : Darren Aronofsky.. Bu ismi gördüm mü aklıma "deneysellik", "insan doğası" ve "abartı seviciliği" gelmekte. Aronofsky sineması temelde insanı ele alan bir yapıda. "Pi"den tutunda "Black Swan"a kadar her filminde Aronofsky, insan doğasının farklı yanlarını bizlere başarıyla sunmakta. "Pi"de genimizdeki inatçılığın ve takıntılarımızın açtığı korkunç sonuçları, "Requeim for A Dream"de insan doğasının birşeylere duyduğu takıntısal bağımlılığın yıkıcı sonuçları, "The Fountain"da insanın sadakat ve yeniden başlama arzusunu, "The Wrestler"da ise unutulma hissinin verdiği yıkıcılığı anlatan Aronofsky, "Black Swan"la bizleri insan doğasındaki kusursuzluk arayışının yıkıcı sonuçlarını göstermekte.

Öncelikle filmi çok beğendiğimi ve tam bir zafer olduğunu belirterek söze başlamak isterim. Aronofsky'nin bütün filmlerini izlemiş olmanın verdiği rahatlıkla bu geniş pencereden yazılmış yazıyı kaleme alıyorum. "Black Swan" teknik açıdan bakıldığında "Requiem for A Dream"i ve daha çokta "The Wrestler"ı andırmakta. Yani anlayacağınız Aronofsky, yeni bir tekniğe başvurmamış. Her zamanki taktik : karakterin en ücra hücresine kadar sondaj yapmak ve sonuçları bizlerle paylaşmak. O karakterin gözünden onun dünyasını yansıtmak.. Kimi zaman rahatsızlık verici olsada. Aronofsky bu konuda sektörün en iyi isimlerinden biri şüphesiz. Her filminde karakterlerin gözünden olayları başarılı bir şekilde anlatmasını biliyor. Filmlerinde her zaman kendimizi o karakterlerin yerlerine rahatlıkla koyabiliyoruz. Ki bu zor yakalanan bir deneyim. Bu yüzden Aronofsky filmlerini ayrı tutarım çoğu filmden.



"Black Swan"ı izlediğimde ilk aklıma gelen şey bir opera eseri oldu. Overture'ü olan ve kapanışta da görkemli bir parçayla biten bir opera( film). Açılış öyle böyle değil dostlar. Gerçektende bu kadar etkileyici bir açılışla sanırım en son 2006 yılında "The Phantom of The Opera"da karşılaşmıştım. Müziğin sahneyle uyumu ve sahnenin şiirselliği hat safhada. Lars Von Trier titizliği sessiznliyor insan. Zaten genel olarak filmi incelemeye kalktığımızda karşımıza çıkan muhteşem şeylerden biri de müzikler. Clint Mansell imzalı parçalar o kadar zekice bestelenmiş ve o kadar yerinde kullanılmış ki film esnasında hissettikleriniz birkaç kat daha güçlü şekilde siniyor zihninize. Yer yer geriyor yer yer hüzünlendiriyor. Mansell'in soundtracki ayrıca fena halde Tchaichovsky kokuyor ki bu da normal zaten. O kadar güzel yorumlanmış ki..



Oyunculuklar ise hiç beklemediğim şekilde birkaç beden büyük çıkıyor karşıma. Genel olarak Natalie Portman'ın oyunculuğunu beğenmeyen biri olarak kendisinin en iyi performansını bu filmde sergilediğini düşünüyorum. Portman'ın oyunculuğunu neden genel olarak beğenmiyorum; çünkü fazla abartılı ve yapmacık. Mesela "V for Vendetta"yı anımsayın. Ağlama sahneleri fena halde abartılı ve sırıtıyor. Ama "Black Swan"da Portman daha yerli yerine oturmuş. Daha adam akıllı bir duygu gösterisinde bulunuyor. Ağlarken daha derli toplu. Tabii o ürkütücü bakışları unutmamak lazım. Özellikle filmin ikinci yarısında Portman'ın yüzünde takındığı ifade ve bakışları insanı gerçektende korkutmaya yetiyor. Yani anlayacağınız "küçük Mathilda"mız sonunda koltuğunu dolduruyor. Ayrıca bir seneye yakın bale dersi almış Portman ve film için yaklaşık on kilo vermiş. Mila Kunis ise filmde sessiz sakin bizlere çaktırmadan doğal bir oyunculuk sergiliyor. Portman kadar gösterişli olmasada doğallık ile gönüllerde taht kuruyor performansı.



Portman'ın hayat verdiği "Nina" karakteri kusursuzluğu hedefleyen hırslı bir balerin olarak karşımıza çıkıyor ve devreye Aronofsky giriyor. İnsan doğasını çok iyi irdeleyen ve yansıtan Aronofsky, bu filmde de harikalar yaratıyor. Gerek bale egzersizleri yüzünden Nina'nın çektiği fiziksel acı, gerekse yaşadığı şizofrenk gelgitler, kamera oyunları ve imgesel aynalarla çok iyi şekilde yanısıtılıyor. Nina dans ettikçe sizlerde oturduğunuz yerde üç yüz altmış derece dönüyor ve parmak ucunda yürüyorsunuz. Sizde karanlıkta hayaller görüyorsunuz. Aronofsky bu filmde insanın kusursuzuluğu yakalama isteğinin kendini ne hallere düşürebileceğini bizlere anlatmış. Başta "beyaz kuğu" olan Nina, kusursuzluk adına her yola başvuruyor ve sonunda "siyah kuğu" haline bürünüyor. Her sahnede aynaların kullanılmasıda bu ruhsal değişimin ve çöküşün bir göstergesi.

İmgelere gelirsek sanırım bu konuda biraz burukluk yaşadım. Zira imgeler fazla gözümüze sırıtıyor. Siyah beyaz giyimler, aynalar, vs. Sinefiller için çıtır imgeler anlayacağınız. Ama bu konuda yönetmeni eleştirmiyorum; çünkü "The Fountain"da onca imge kullandı da ne oldu ? Kimse birşey anlamadı ve filmi kötüledi. Halbuki "The Fountain"deki imgeler o kadar güzel saklanmış o kadar zekice kurgulanmıştı ki.. Bu yüzden popcorn seyircisine acımış Aronofsky bu filminde. Fazla hazineler saklamamış ayna arkalarına.



Sonuç olarak dört dörtlük bir sinema şaheseri ile karşı karşıyayız. Önerim filmi sinemada izlemeniz. Nedense bu film vizyona geç girdi ve girene kadarda bir çok kişi internetten indirip filmin zevkini söndürerek izlediler. Halbuki bu tarzda iyi bir psikolojik gerilim filmi kolay kolay gelmiyor sektörde ve bu bir fırsattır. Sinemada iyi görüntü ve ses sistemiyle izlemek farzdır. Zira ben ikinci yarıda hayli hayli rahatsız oldum. O kadar sinir bozucu bir gerilim yaşattı bana Aronofsky ve en nihayetinde magnum opusunu dünyaya armağan etti.



Gelelim genel yorumları yorumlamaya. Birçok eleştirmen tarafından olumlu karşılandı film. Bu sevindirici. Ama bazıları doğal olarak beğenmedi. Beğenip beğenmemek normal bir şey. Sonuçta sübjektif bir şey sinema. En nihayetinde "yedinci sanat". Lakin yapılan yorumlar beni güldürüyor; çünkü beğenmeyenlerin çoğu çürütlmesi basit iddialar ardından muhelefet ediyor. İmgelerin basitliği mesela rahatsız etmiş bazılarını. Yanıtı yazımda verdim. Bir başka konu filmdeki aşırı (!) cinsellik kullanımı ve eşcinselliğin sapkınlık olarak gösterilmesi. Aronofsky, bu filmde masum bir kızın, canavar birine dönüşmesini anlatıyor ve uğurda toplumda kötü adledilen her yolla başvuruyor. Eşcinsellik, uyuşturucu, aileye şiddet uygulama, vs. Yani iş bence toplumsal algılarda, Aronofsky de değil ! Toplum bunları kötü olarak kabul ediyorsa Aronofsky de kızı "kötü"leştirmek adına bunları kullanabilir. Bunu normal karşılarım.



Birde boş keseden atanlar ve sıkıldım bahanesiyle olumsuz eleştirilerde bulunanlar var. Filmi elbette beğenmek zorunda değilsiniz; ama kendinizi de iyi tanımalısınız. Aronofsky, bağımsız bir yönetmen ve eğer sizde salt aksiyondan beslenen biriyseniz onun filminde ne işiniz var ? Ben bu konuda çok hassasım ve yeri geldi mi kabalaşabiliyorumda. Popcorn seyircisinin vurdumduymazlığı beni rahatsız ediyor. Beğenmiyorsan bu türü ne diye izlersin ? Adam sana tabancalı polisler ve kaça suçluları göstermek zorunda değil ki her filmde ! Sinema bir sanattır ve duygulara hitap eder. O yüzden "Anlamsızdı" ve "Sıkıcıydı" demek garip düşüyor. David Lynch sineması birçok seyirci için birşey ifade etmeyebilir ama festival seyircileri ve resme düşkün sinemacılar için vazgeçilmez hazinelerdir filmleri. Bu yüzden eğer popcorncuysanız rica ediyorum gitmeyin "Biutiful"a "Black Swan"a. Bu filmler sizleri aşıyor. Sonra da kalkıp komik eleştirilerde bulunuyorsunuz.



Unutmadan bir şey daha; bu film vizyona girmeden önce birçok kişi internetten indirip seyretmiş. Sosyal paylaşım sitelerinde, gazete portallarındaki yorumlardan öyle anlıyorum. Ama işte bir çelişki var. Yorumlara bakıyorum hep şu ifade : "..zaten sinemaseverler aylar önce filmi internetten izlemişti". Ne kadar aptalca bir laf ! Sinemasever, sinema salonunda izlenecek filmi kıçıkırık bilgisayarda veya televizyonunda seyrediyor !! Hadi ordan be ! Sinemasever dediğin o salonda kırar kıçını oturur orada bir buçuk iki saat. Tatlı su sinemaseverleri işte ne olacak. Ben adam gibi gittim, gördüm, beğendim filmi. İnternete, bilgisayara ne hacet. Tadını kaçırmayın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder